30 Aralık 2017 Cumartesi

MİHAİL BULGAKOV - ÖLÜMCÜL YUMURTALAR

Bu seneki en büyük keşfim Mihail Bulgakov oldu (çok geç kalmışım o ayrı konu) hem ilk okuduğum Genç Bir Doktorun Anıları'nı hem de bu kitabı çok sevdim...

Arka kapak açıklamasında görüldüğü üzere bir bilim adamının bulduğu bir ''kızıl'' ışın doğru düzgün araştırılıp incelenmeden ''emirle'' uygulamaya konulur ve felaket başlar... konu Stalin dönemi Sovyetler Birliği'nde geçtiği ve davanın seyrine bakıldığında ciddi bir sistem eleştirisi olduğu görülüyor...

Seneyi sevdiğim bir kitapla kapattığıma memnunum, yeni yılda da Bulgakov okumaya devam edeceğim size de hararetle öneririm... 

Herkese sağlıklı, mutlu, bol okumalı bir yıl diliyorum... 

Yazar: Mihail Bulgakov
Çevirmen: Tuğba Bolat
Sayfa Sayısı: 124
Basım Yılı: 2017 (4. Baskı) 2015 (1. Baskı)
Yayınevi: T. İş Bankası

1917 Rus Devrimi'ni izleyen çalkantılı yıllar yeni bir Sovyet gerçekliğini ortaya koyarken, dâhi zooloji profesörü Persikov da canlı organizmaların üreme hızlarını artıran ve onları devleştiren yeni bir "kızıl" ışın keşfeder. O sıralarda Sovyet cumhuriyetlerindeki bütün tavukları kırıp geçiren bir salgın patlak verince, Persikov'un henüz test edilmemiş buluşu bu soruna bir çare olarak görülür… Zira bilimde ilerleme ve bu sayede düşmanlarla rakipleri geride bırakma, Stalin döneminin yol gösterici ilkesidir… 

Stalin'in iktidara geldiği 1924 yılında yazılmasına karşın 1928'de geçen bu bilimkurgu, iktidarın ve bilginin kötüye kullanılmasının sonuçlarına işaret eden parlak bir sistem eleştirisidir.

29 Aralık 2017 Cuma

HWANG SOK-yong - PRENSES BARİ

Bu kitabı Koreli bir yazar olduğu için almıştım, değişik ülke yazarlarından okumak istiyorum... arka kapağı okuyunca da herhalde fantastik bir kitap diye düşünmüştüm ama pek öyle değil, fantastik öğeler barındırıyor daha doğru bir tanım...

Bari özel yeteneklere sahip biri, bir tür Şaman, ölmüş insanların ruhları ile irtibata geçebiliyor, insanların geçmişini görebiliyor vs., yazar Bari ile insanoğlunun kötülüğünü sorguluyor... asıl konu ise Kore gibi, Pakistan, Afganistan vb. gibi ülkelerin emperyalizm, savaş, kıtlık, kötü yönetim vs nedenlerle perişan olmaları ve halklarının Batı ülkelerine (İngiltere'ye) yasadışı yollardan gidip orada tutunma çabalarından oluşuyor...

Yazarın özgeçmişi etkileyici, Kore edebiyatının büyük ismi deniyor o yüzden çarpıcı bir roman bekliyordum maalesef bulamadım, oldukça sıradan geldi... çok rahat okunuyor, sürükleyici bir kitap ama okumasam da olurmuş...

Not: Yine son okumalar yapılmamış, harf hataları var ve arka kapakta bebeği ormana babasının bıraktığı yazıyorsa da içinde annesinin bıraktığı görülüyor, yayınevi biraz daha özen gösterse iyi olur... 

Yazar: Hwang Sok-yong
Çevirmen: S. Göksel Türközü
Sayfa Sayısı: 224
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Doğan Kitap

Kuzey Kore'nin kasvetli bir kentinde, yıllardır erkek çocuk hayaliyle yanıp tutuşan bir çiftin yedinci kızları dünyaya gelir. Deliye dönen baba, bebeği ormanda ölüme terk eder. Büyükanne yardımına koşup bebeğe Bari adını verir. Efsaneye göre bu, abıhayatı aramak için yollara düşen bir prensesin adıdır. İnsanların geçmişlerini okuyabilme yeteneğini büyükannesinden alan Bari, efsanedeki gibi kendi kaderini çizecek bir yolculuğa çıkacaktır.

Göçmenlerin, kentlerin bu yeni paryalarının yaşadıklarını tüm gerçekliğiyle yüzümüze çarpan roman, bir Kore efsanesini günümüze taşıyor. Prenses Bari, Kore edebiyatının büyük ismi Hwang Sok-yong'dan çağımıza ışık tutan bir masal.

Hwang Sok-yong: 1943’te Çin’de doğdu. Ailesi 1945’te Kore’ye geri döndü. Dongguk Üniversitesi’nde felsefe öğrenimi gören yazar, Vietnam Savaşı’na katıldı. Yazarlığının yanında, ülkesinde insan hakları ve demokrasi savaşı verdi. Gönüllü sürgünle New York’ta ve Berlin’de yaşadı. 1993’te Seul’e döndüğünde hüküm giydi ve 1998’de özel afla salıverilinceye dek cezaevinde kaldı. Aralarında PEN ve Amnesty International’ın da olduğu pek çok kuruluş, serbest kalması için kampanyalar düzenledi. Eserlerinde sıklıkla yurtsuzluk temasını işleyen Hwang Sok-yong, hem güneyde hem de kuzeyde çok sevilmektedir. Seul’de yaşayan yazarın kitapları pek çok ulusal edebiyat ödülüne değer görülmüştür.

28 Aralık 2017 Perşembe

SABAHATTİN ALİ - Kuyucaklı Yusuf

Sabahattin Ali'nin muhteşem eseri Kuyucaklı Yusuf bu yıl 80 yaşında... bu ölümsüz eseri ikinci kez okuyorum ve sekseninci yaşına denk gelmesine de ayrıca sevindim... bir büyük yazar ve yüreğinize dokunan eserini kaçırmayın mutlaka okuyun...

Yazar: Sabahattin Ali
Sayfa Sayısı: 222
Basım Yılı: 2013 (54. Baskı) 1999 (1. Baskı)
Yayınevi: YKY

"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olmayacağını sanıyordu."

Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikayesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

İlk Basımı 1937 yılında “Yeni Kitapçı” tarafından basılan roman, Sabahattin Ali’nin roman türünde ilk eseridir. 

Kuyucaklı Yusuf konusu itibariyle ailesinin katledilmesiyle sahipsiz kalan  dokuz yaşındaki Yusuf’un olayı soruşturmak için Kuyucak’a gelen Nazilli Kaymakamı Selahattin Bey tarafından evlatlık alınması ve çocuğun daha sonraki hayatı anlatılmaktadır. Edebiyat eleştirmenlerine göre Yusuf karakteri, köyden şehre göç edip şehir hayatına uyum sağlayamayan insan tipinin habercisi olarak değerlendirilmektedir.

26 Aralık 2017 Salı

AMIN MAALOUF - Béatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl

2000 yılından beri Amin Maalouf okuyorum bu sekizincisi ve ben bu kitabı nasıl kaçırmışım inanamadım... İlk cümlesinden itibaren beni o kadar sarıp sarmaladı ve o kadar çok sevdim ki durmadan aklımda dönüp duran ben nasıl kaçırmışım bu kitabı cümlesi oldu... neyse geç olsun güç olmasın ama nasıl kaçırmışım hayret??

Şimdi gelelim konuya; hayvanlar üzerinde yapılan bir çalışma sonucunda erkek cinsinden üremeyi artıran bir madde bulunuyor, bunun insanlarda da etkin olduğu saptanıyor ama proje sonlandırılıp, araştırma grubu dağıtılıyor, fakat gruptan uyanık bir bilim adamı gizli olarak bu maddeyi üretip yine bir kamuflajlı isimle piyasaya sürüyor... ee neredeyse tüm toplumların (özellikle de doğu ve az gelişmiş ülkelerin) arayıp da bulamadığı şey: erkek çocuk garantisi... belli bir süre durum anlaşılamıyor, sonrasında bir böcek bilimci ile sevgilisi kadın gazeteci olayı ortaya çıkarıyorlar ama nasılsa nüfusu çok fazla olan ülkelerde görülüyor daha iyi ya nüfusları biraz azalır, dünya da rahat eder diye düşünülüp pek fazla bir şey yapılmıyor ama domino taşı düştü bir kere ve herkes aynı gemide... devamında durumun nasıl kötüye gittiğini okuyoruz, ben distopya olarak etiketledim ama bir kıyamet senaryosu da denilebilir...

Her ne kadar roman denilse de daha çok denemeye veya incelemeye benziyor o yüzden bazı okuyucular umduğunu bulamayabilir... ben bu tip konuları çok sevdiğim için gökte ararken yerde buldum, dolayısıyla benim için mükemmel bir okuma oldu keşke 300- 500 sayfa daha olsaydı (ki daha kapsamlı daha uzun uzun anlatılabilirdi) diye hayıflandım... konu ilginizi çekiyorsa kaçırmayın derim...

İtirazlarım:
Konuya dair: Yazar laboratuvar ortamında döllenme ve bu yolla cinsiyeti belirleme yönteminden hiç bahsetmiyor (olaylar vahimleştiğinde çözüm aranırken), evet zahmetli, pahalı ve başarı şansı düşük de olsa bundan da metin için de bahsedilmeliydi sanki sadece normal yollardan üreme sağlanıyor gibi anlatılmıştı bana bir eksiklik gibi geldi...

Ülkemize dair: Kitap 1992 yılında yazılmış ve Türkiye'yi Sudan, Senegal vb. Üçüncü Dünya Ülkeleri ile bir tutuyor (gerçi bunu din ve erkek egemen toplum bağlamında söylüyor) ama toplum değerlendirmelerini bu kitap öncesinde oldukça objektif bulduğum yazara bu tutumu yakıştıramadım 1992'de öyle değildik, yazar büyük bir öngörü ile bugünleri görmüş olabilir mi? İkinci konu Ağrı Dağından Ermeni Dağı olarak söz ediyor (hatta çevirmen not koymuş) bu da yaşadığı Fransa'ya yaranmak olabilir mı? Bilemedim...

Yazar: Amin Maalouf
Çevirmen: Orçun Türkay
Sayfa Sayısı: 167
Basım Yılı: 2017 (14. Baskı) 2005 (1. Baskı)
Yayınevi: YKY

Dünya bir felakete doğru dolu dizgin koşuyor. Kötüye kullanılan bilim insanlığın geleceğini tehdit ediyor. Yeni doğan çocuklar büyük oranda erkek, çünkü "oğlan" olsun istiyordu herkes. Buyurun, bilim dilekleri yerine getirdi sonunda.

İşin sonu nereye varacak? Kadınlar yeryüzünde silinip gidecek mi? Bir grup aydının kurduğu "Bilgeler Şebekesi" insanları uyarmaya, zararın bir yerinden döndürmeye uğraşıyor ama boşuna. Şimdiye dek Kuzeyliler tarafından "uzaktaki bir başka dünya" olarak değerlendirilen Güney ülkelerinde şiddet tırmanıyor, yavaş yavaş tüm dünyaya yayılıyor.


Bunlara tanıklık eden, insanlığın düştüğü korkutucu durum karşısında el ele mücadele veren bir gazeteciyle bir böcekbilimci; onlardan doğacak bir kız çocuğu: Beatrice... Bu Beatrice'in yüzyılı, gerileme ve bıkkınlık çağı.

23 Aralık 2017 Cumartesi

IAN McEWAN - Fındık Kabuğu

Ian McEwan sevdiğim bir yazar(dı), bu okuduğum 5. kitabı ve sanırım son olacak... çünkü hiç sevmedim, bana çok gereksiz geldi, hatta başında bırakacaktım da sayfa sayısı çok az olduğu için bari bitireyim dedim, işte böyle...

Yazar: Ian McEwan
Çevirmen: İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı: 152
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: YKY
Edebiyat tarihinin en genç Hamlet’i babasının katline engel olmaya çalışırken pek bilindik bir varoluş krizine düşer: Olmak ya da olmamak!
Hamileliğinin son aşamasındaki Trudy, ihanet ettiği kocası John’u kafasının karışık olduğu bahanesiyle evlerinden uzaklaştırdıktan sonra son derece sığ, çıkarcı ve bayağı kayınbiraderi Claude’la yaşamaya başlar. Trudy ve Claude, John’a ait paha biçilemez eve konmak için planlar yaparlar. Fakat bu kumpası ilk aşamasından beri takip eden bir kulak misafirleri vardır: Trudy’nin rahminde, kendisini bekleyen geleceğe doğup doğmama konusundaki kararını henüz verememiş bir fetüs.
Ünlü İngiliz yazar Ian McEwan’ın anlatıcılığını bir fetüse yaptırdığı, embriyonun yapısı gereği monolog bir anlatımla ilerleyen, nüktesi bol ve akıcılığını kaybetmeyen bir dille kotardığı bu kısa roman, klasik suç hikâyesinden beklenenleri başarıyla karşılarken en özgün Hamlet uyarlamalarından birisi olarak anılmayı hak ediyor.
Bir fetüs tarafından anlatılan ihanet ve cinayet öyküsü, şaşırtıcı derecede merak uyandırıcı, göz kamaştırıcı derecede zekice yazılmış, ciddiyetle derinleşen bir roman -Washington Post-
Ian McEwan’ın Fındık Kabuğu bir fetüs tarafından anlatılan son derece eğlenceli bir kitap -Toronto Start-
Ian McEwan Fındık Kabuğu ile ne kadar sıra dışı bir yazar olduğunu bir kere daha gösteriyor. -The Wall Street Journal-

21 Aralık 2017 Perşembe

GOLIARDA SAPIENZA - MUTLULUK SANATI

Kafka Yayınevi, Epsilon'un edebi eserleri yayımladığı ikinci markası gibi duruyor, bastıkları eserler güzel, birde yazarın özgeçmişini (tabii çevirmenin de) kitaba eklemeyi başarsalar mükemmel olacak... dolayısıyla ülkemizde pek bilinmeyen yazarın özgeçmişini ben bulmak zorunda kaldım (ki internette yazara dair tek türkçe kayıt yok) toparlayabildiklerimi aşağıya yazıyorum... 

Goliarda Sapienza 1924 Katanya (Sicilya) doğumlu, ismini kendi doğmadan önce ölen ağabeyinden (Goliardo) alıyor. Annesi Maria Giudice tanınmış bir sosyalist ve gazeteci, babası Giuseppe Sapienza sosyalist bir avukat. Kızlarını faşist müfredattan korumak için okula göndermeyip evde politik ve entelektüel bir eğitim veriyorlar, piyano çalmayı öğreniyor ve 16 yaşında Roma'daki Reale Accademia d'Arte Drammatica'da tiyatro eğitimine başlıyor ama bir kaç yıl sonra bırakıyor. Babasıyla birlikte faşistlere karşı direnişte bulunuyor. İki kez intihara teşebbüs ediyor, elektroşok tedavisi görüyor, hapse giriyor. Mutluluk Sanatı'ndan başka iki otobiyografik romanı ve başka kitapları da var. Film sektörü ile de ilgili olan Sapienza 1996 yılında ölüyor...

Gördüğünüz üzere yazar çok ilginç bir şahsiyet ve yirminci yüzyılın tüm çalkantılı dönemlerine de şahit oluyor, bu romanı da 1967-1976 yılları arasında yani tam dokuz yılda yazmış ve bir şekilde aykırı bulunduğu için 2005 yılında ancak basılabilmiş... 

Aşağıya eklediğim arka kapak açıklaması bire bir doğru fakat bir o kadar da yanıltıcı çünkü ilk bakışta çağdaş, romantik bir masal izlenimi doğuruyor ki bununla hiç alakası yok... ana kahramanı Modesta evet prenses oluyor ama buraya elleri kan içinde kalarak, bir anlamda kazıyarak geliyor ve evlilik de onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine misali bir şey değil... Modesta isminin anlamı iyilik, alçakgönüllülük, tevazu demekmiş ama kişiliği bu isimle taban tabana zıt... çok zeki, çabuk öğrenen, güçlü, dediğim dedik ve kararlı bir kız Modesta ve yapmak istediklerinin önünde hiç kimse duramıyor ve her çareye başvurup her aracı mübah kılıyor... hikaye Modesta'nın 9 yaşından başlıyor ve neredeyse tüm 20. yüzyıl boyunca devam ediyor, arka kapak yazısında da belirtildiği gibi kurgusal bir otobiyografi bu... ayrıca cinsellik (daha çok eşcinsellik), sosyalizm, faşizm, kadın hakları ve savaş sonrası İtalya siyaseti anlatılıyor... açıkçası neden aykırı bulunduğunu pek anlayamadım evet cinsellik de siyaset de fazlasıyla vardı ama 1976 yılı için o kadar da itiraz edilebilir mi bilemedim... bana okuduklarım aykırı gelmedi, başlangıçta Modesta'yı hiç sevmesem de 20'li yaşlarından sonraki hayatını ve güçlü duruşunu beğendim, sosyalizme ve İtalya'nın savaş sonrası siyasetine dair saptamaları çok iyiydi... özetle romanı sevdim sadece çok uzun zamanda yazıldığı için ufak tefek kopukluklar vardı özellikle sosyalizm/faşizm anlatılarının yoğunluk kazandığı bölümlerde temposu biraz düşüyordu... tüm bölümleri sıkılmadan amma da uzatmış demeden okusam da bitirdiğimde sanki 100-200 sayfa eksik olsa daha toparlayıcı olurdu diye düşündüm... güzel bir dönem ve kadın romanı ben beğendim size de öneririm...

Not: Kitaptaki karakterlerden biri İtalyan bir büyükelçi ile bir Türk kadının kızı, ara ara İstanbul'dan, Atatürk'ten ve Nazım Hikmet'ten sitayişle bahsediyordu hem şaşırdım hem de çok hoşuma gitti... 

Yazar: Goliarda Sapienza
Çevirmen: Sinem Carnabuci
Sayfa Sayısı: 707
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Kafka
Başından sonuna kadar nefes kesici bir devinimi olan Sapienza’nın romanı, cinsellik ve tarih tekerleri üzerinde ilerleyen bir hikâye…  Küçük tabaklarda servis edilen büyük bir ziyafet.’’-NPR-

1900 yılında başlayan ve neredeyse bütün bir 20. yüzyılı kapsayacak şekilde başkahramanı Modesta’nın yaşamını takip eden bu epik Sicilya romanı, hem bir rüştünü ispat hikâyesi, bir “bildungsroman”, hem bir cinsel macera ve keşif anlatısı, hem bir kurgusal özyaşamöyküsü, hem de İtalya’nın ahlaki, siyasi ve toplumsal geçmişinin, faşizm deneyiminin bir panoraması olarak okunabilir.

Küçük bir Sicilya köyünde doğan ve dokuz yaşında yetim kalan Modesta’nın çocukluğu bir manastırda, rahibelerin katı eğitimiyle geçer. Kurnazlığı sayesinde buradan kaçmayı başarır ve en sonunda evlilik yoluyla bir soyluluk unvanı edinir: Prenses olur. Şehvetli, mağrur ve kararlı bir kadın olan Modesta, hayatın sonsuz zenginliğini keşfetmeye karar verir ve arzularını tatmin etmesinin önüne çıkan tüm toplumsal engelleri ortadan kaldırmaya koyulur. Cinsel özgürlüğünden asla taviz vermez. Hatta mutluluğa ulaşma ve kendini keşfetme çabası uğrunda cinayet bile meşru hale gelir.
“Aykırı” olduğu gerekçesiyle kendine yayıncı bulamayan ve 1976 yılından nihayet yayınlandığı 2005’e kadar bir çekmecede bekleyen bu “unutulmuş başyapıt” bugün bile özgür ruhlu kahramanının yaşam enerjisiyle okurlarını şaşırtmaya devam ediyor.

13 Aralık 2017 Çarşamba

PETER ACKROYD - Doktor Dee'nin Evi

Şimdi nereden başlasam, nasıl anlatsam? Bu kitap hiç aklımda yoktu, yeniden açıldığı için sevinçlere gark olduğum YKY Kitabevine (nasıl bir çorak iklimde yaşıyorsak bir kitabevi açıldı diye geldiğimiz duruma bakın!!) gidince orada gördüm ve aldım... yazardan daha önce okumamıştım ama İngiliz yazarları severim, konu ilginç görünüyordu iyi çıkacak diye düşündüm...

Yazar; 16. yüzyılda yaşayan Dr. John Dee (1527-1609; İngiliz matematikçi, astronom, astrolog, okült, seyir, emperyalist, ve yazar. Dee, Kraliçe I. Elizabeth'in danışmanlığı yapmış, hayatını simya, kehanet ve Hermetik felsefeye adamıştır. Dee hayatının son otuz yılını, ruhani varlıklar ile iletişime geçerek, yaratılışın evrensel dili ve kıyamet bilgilerini edinmeye adamıştır. Vikipedi) ve Londra'yı merkeze yerleştiren bir hikaye kurgulamış ve romanın bir kısmı Dr. Dee ile 16. yüzyılda; diğer bölümü ise British Museum'da çalışan, pek fazla arkadaşı olmayan, ebeveynleri ile soğuk bir ilişki sürdüren ve babasının ölümü ile yüklüce bir mirasa ve ondan önemlisi büyük gizemli bir eve sahip olan Matthew Palmer ile yirminci yüzyılda geçiyor...

Kitap bir bölüm Matthew, diğer bölüm Dr. Dee olarak devam ediyor; miras kalan ev oldukça büyük, bir kısmı 16. yüzyılda, bir kısmı ise 18. yüzyılda yapılmış gibi duruyor, çok uzun süredir kimse oturmuyor olsa da çok temiz ve derli toplu görünüyor... Matthew eve girdiğinde sanki etrafta birileri varmış gibi hissediyor, bazı sesler duyuyor ve Matthew'un evin, dolayısıyla kendi hayatının gizemini çözmesini ve diğer tarafta Dr. Dee'nin simya, büyücülük ve meleklerle/ruhlarla ilişki kurma çabasını okuyoruz, hikaye böyle...

Gelelim sadede; ilk 80 sayfada çok sıkıldım ne anlatıyor bu diyerek okumaya çalışıyorum bırakmayışımın tek sebebi sonunda Matthew ne öğrenecek diye merak etmemdi, ayrıca Dr. Dee bölümlerinin tamamı hiç mi hiç ilgimi çekmedi, bir an önce bitse de Matthew'e geçsem diye bekledim sürekli... sonrasında biraz daha iyi oldu veya ben alıştım bilemiyorum sonuna kadar geldim, yazarın en iyi yanı merak unsurunu çok iyi kullanması idi sonunda ne bulacak diye düşünmekten bir hal oldum... kitap ilerledikçe tahmin ediyorsunuz, ki tahminim de sanırım doğru çıktı ama yazarın bu romanla ana fikir olarak ne dediğini anlayamadım... kitapları severim veya sevmem ama anlayamadığım çok nadir olur ve bundan hoşlanmıyorum, dolayısıyla boşa çaba harcadım gibi geldi...

Yayınevine Not: Kitap kapağında yazar ismi yanlış basılmış, sonraki baskılarda düzeltseniz iyi olur... 

Yazar: Peter Ackroyd
Çevirmen: Özcan Kabakçıoğlu
Sayfa Sayısı: 300
Basım Yılı: 2015 (3.Baskı), 2004 (1.Baskı)
Yayınevi: YKY

Londralı Matthew Palmer, babasından miras kalan eski evi araştırırken, evin eski sahibinin 16. yüzyılda yaşamış matematikçi, astrolog, simyacı ve kara büyücü Doktor Dee olduğunu öğrenir. Ama asıl dehşeti, babasının ve kendisinin aslında kim olduklarını öğrendiğinde yaşayacaktır... 

Dickens'dan bu yana hiçbir romancı Londra'yı Peter Ackroyd kadar güçlü anlatamadı. Ackroyd, başrolü yine Londra'ya verdiği Doktor Dee'nin Evi'nde, bu muazzam, soğuk ve gizemli kentin her ayrıntısını yetkinlikle kavrayıp aktarıyor.

7 Aralık 2017 Perşembe

SALMAN RUSHDIE - UTANÇ

Salman Rushdie, eserleri okunmadan kendisine en çok kara çalınan yazar olarak biliniyor... bende Utanç romanına, okuduğum başka bir kitapta (yüksek ihtimal Murakami'lerden birinde) rastlayana kadar hiçbir kitabını okumamıştım... ve yine bir büyük yazar için çok geç kalmış olduğumu görüyorum, hem yazarı hem de bu romanı çok beğendim mükemmeldi...

Roman 1983 yılında yazılmış, bir yandan siyasi, bir yandan da binbir gece masallarına benzer bir hali var... yazarın tarzı oldukça değişik (acaba tüm romanlarında aynı şekilde mi diye merak ettim), masala benzer hikayesini anlatırken araya girip kısa bölümler halinde kendi düşüncelerini (ki burada Pakistan ve siyasi tarihini) okuyucuya aktarıyor ''Gerçek hayat malzemeleri nasıl da zorlayıcı bir hal alabilir! -Mesela (.......) Belucistan'daki soykırımdan; ya da yurtdışında lisansüstü eğitim için verilen burslarda fanatik Cemaat Partisi üyelerinin kayırılmasından; ya da sariyi müstehcen bir giysi ilan etme girişiminden; ya da sırf Zülfikar Ali Bhutto'nun idamını meşrulaştırmak için gerçekleştirilmesi emredilen -yirmi yıldır ilk defa- fazladan idamlardan; ya da antisemitizmden (......); ya da kaçakçılıktan, eroin ihracındaki patlamadan, askeri diktatörlerden, rüşvetçi sivillerden, yolsuzluk yapan memurlardan, satın alınan hakimlerden, yalan haber yaptıklarından emin olunan gazetelerden; (......) Düşünün işim ne zor olurdu! (.....) Ama neyse ki modern bir peri masalı anlatıyorum, yani mesele yok (syf:88-89)'' hatta bazen hikayenin içinde dahi kendi düşüncelerini kısa bir paragraf halinde veriyor, karakterlerini sanki bağımsız gerçek kişilermişcesine eleştiriyor ''Ömer Hayyam Şakil'in bu davranışının nasıl canımı sıktığını tahmin edersiniz. Bir kere daha soruyorum: Bu nasıl kahraman? En son kusmuk kokuları arasında, intikam yemini ederek bilincini kaybederken görüldü; şimdi de Haydar'ın kızı için deli oluyor. Böyle bir karakterin nesini savunacaksın? Tutarlılık çok mu büyük bir talep? Bu sözde kahramanı başımı feci ağrıtmakla itham ediyorum (syf:178)'' yazarın tarzını İngiliz romanın babası Henry Fielding'e benzettim biraz...

Bu kitabı okumak istememim diğer bir sebebi de bir zamanlar bize çok özenen Pakistan'a 34 yıl sonra ne kadar benzediğimizi merak etmemdi: ''İslamcı ''kökten dincilik'' denen şey Pakistan'da halktan kaynaklanmaz. Onlara yukarıdan dayatılır. Otokratik rejimler, iman belagati benimsemeyi faydalı bulur çünkü halk bu dile saygı duyar ve karşı koymaya gönlü razı gelmez. Dinler diktatörlere böyle hizmet eder; onları güçlü sözlerle, halkın itibardan düşmüş, imtiyazını kaybetmiş, alay konusu olmuş halde görmek istemediği sözlerle kuşatarak. Ama gırtlağa-tıkılma saptaması bakidir. Sonunda bıkarsın, imana inancını kaybedersin, iman sıfatıyla olmasa da devletin temeli olma sıfatıyla. Sonra diktatör düşer ve Tanrı'yı da kendisi ile birlikte aşağı çektiği, ulusun her şeyi haklı çıkaran efsanesinin yıkıldığı görülür. (syf:314)'' nasıl tanıdık mı?

Çok uzun oldu ama kadınlarla ilgili son bir paragraf yazıp bitiriyorum, muhteşem bir kitap ve çeviri mutlaka okuyun... ''Umarım, ne kadar baskıcı olursa olsun hiçbir sistemin bütün kadınları ezemiyeceği tartışmasız kabul edilir. Pakistan için kadınlarının erkeklerinden çok daha etkileyici olduğu söylenir hep, bence doğrudur da... Yine de zincirleri kurgudan ibaret değil. Hakikaten var. Gittikçe ağırlaşıyorlar.

Bir şeyi aşağı çekersen onun bağlı olduğu şeyi de çekmiş olursun.

Sonunda hepsi elinde patlar ama. (syf:217)''


Yazar: Salman Rushdie
Çevirmen: Aslı Biçen
Sayfa Sayısı: 356
Basım Yılı: 2013, 2005 (İlk Basım)
Yayınevi: Can

Politik bir roman, Utanç. İktidar çılgınlığına kapılmış politikacılar, olgunlaşmamış gördükleri toplumun vasiliğine kendilerini atayan hırslı, "dini bütün" generaller, tepkisiz kalabalıklar, elbirliğiyle demokrasisi delik deşik edilen bir ülke... Müthiş bir ironi ve derin bir hüzünle anlatıyor Rushdie bu ülkeyi - politik romanların sıklıkla başvurduğu basmakalıp çözümlere rağbet etmeyen, zengin karakterlerle dolu bir alegori yaratarak başarıyor bunu.

Biri Ziya-ül Hak'a, ikisi baba kız Bhutto'lara "hem benzeyen hem de benzemeyen" karakterlerin önemli roller üstlendiği bu olağanüstü roman, yine "benzeyen ama tam da Pakistan denemeyecek" bir ülkenin tarihini, utanç duygusunun prizmasından anlatmaya girişiyor. Ayıbı, rezaleti, skandalları da içeren bir anlam zenginliği taşıyan bu "utanç", özellikle iki karakterde somutlanıyor: Utanmazlığın kişileşmiş hali Ömer Hayyam Şakil ile öteki insanların hissetmedikleri bütün utancı ruhunda yaşayan karısı Safiye Zeynep...