14 Kasım 2017 Salı

MİHAİL BULGAKOV - GENÇ BİR DOKTORUN ANILARI

Bu kitabı aldıktan kısa süre sonra bir dizisi olduğunu ve benim bir bölümünü izleyip hiç sevmediğimi (Harry Potter'i de canlandıran oyuncu bu dizide hiç olmamıştı) fark ettim... hal böyle olunca kitap öylece kaldı okumaya da hiç niyetim yoktu... bu sefer yeni aldığım kitapları yerleştirirken gördüm ve acaba nasıldır ki diye düşünüp bir kaç sayfa okuyayım bari dedim... VEEE nasıl güzel bir kitapmış anlatamam, bayıldım bayıldım... üstelik birbirini takip eden 9 öyküden oluşuyor, elimden bırakamadan okudum iki gece de bitti...

Mihail Bulgakov'da bir hekim ve bu kitap, muhtemelen kendi anılarından yola çıkarak yazdığı öykülerin (1925-1927 yılları arasında çeşitli dergilerde tefrika edilmiş) bir araya getirilmiş halinden oluşuyor... tıp fakültesini dereceyle bitirmiş bir doktorun ücra bir yerdeki hastahaneye atanıp, tüm tecrübesizliğiyle her türlü hastalık, cerrahi operasyonlar ve doğum gibi akla gelebilecek vak'a ile uğraşmasını anlatıyor... ben çok sevdim size de şiddetle öneririm... 

Not: Çeviri de çok iyiydi onu da yazmadan geçemeyeceğim...

Yazar: Mihail Bulgakov
Çevirmen: Tuğba Bolat
Sayfa Sayısı: 157
Basım Yılı: 2016 (3. Baskı)
Yayınevi: T. İş Bankası

Devrim zamanı Rusya… Karakışı aratmayacak kadar soğuk, kasvetli bir eylül günü, tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktor, şehirde çoktan unutulmuş geleneklerin ve boş inançların hüküm sürdüğü uzak bir kasabaya gelir. Devrim, büyük şehirlerin merkezlerinde hayatı ve zihniyetleri altüst ederken, bu genç doktor ülkenin ücra bir bölgesinde kadercilikle ve batıl inançlarla zorlu bir mücadeleye girişir. Zor bir doğum, hassas bir cerrahi müdahale, uzaktaki bir hastaya ulaşabilmek için şiddetli bir kar fırtınasına rağmen göze alınan bir yolculuk, ağrılarını dindirmeye çalışırken morfinman olan bir meslektaş… Genç doktorun gündelik hayatında karşılaştığı bütün zorlu sınavlar, Bulgakov'un elinde olağanüstü güçlü bir anlatımla, dram sınırlarında gezinen bir dokunaklılıkta öykülere dönüşür.


Mihail Afanasyeviç Bulgakov (1891-1940): Mizah yeteneği ve keskin yergileriyle tanınan Sovyet yazar Kiev’de dünyaya geldi. Kiev Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1915’te mezun oldu. İç savaş sırasında bir grup Beyaz Ordu subayının başından geçenleri anlatan ve 1925’te tefrika olarak yayımlanan Beyaz Muhafız adlı romanı, resmi çevrelerden büyük tepki gördü. Bulgakov bu romanını Turbin Günleri adıyla oyunlaştırdı. 1926’da sahnelenen oyun çok geçmeden yasaklandı. 1925’te ayrıca yergili fantezilerin yer aldığı Şeytanlıklar adlı yapıtıyla, Köpek Kalbi adlı yergiyi yayımladı. Sovyet yaşam tarzına yönelik sert eleştirilerin yetkililerin kabul edemeyeceği bir noktaya varmasıyla, 1930’a doğru yapıtlarının yayımlanması fiilen yasaklandı. Ölümüne dek edebiyat çevrelerince dışlanmasına karşın, başyapıt niteliğinde ürünler verdi. Moskova Sanat Tiyatrosu’nun perde arkasını acımasızca yeren Bir Ölünün Notları: Teatral Bir Roman (1969) ile Gogol tarzı bir fantezi olan Usta ile Margarita (1968-69) bu başyapıtlar arasındadır. Bulgakov’un yapıtları SSCB’de ancak 1962’den sonra yayımlanabilmiştir. 
 

11 Kasım 2017 Cumartesi

MİNE G. KIRIKKANAT - PARİS

Bu kitap M. Kırıkkanat'ın çeşitli tarihlerde yazdığı kırkbeş makaleden oluşuyor, ben hatırat olarak etiketledim, kitabın üzerinde yolculuklar/izlenimler yazıyor ama bu yazılar, kültür-sanat, siyasi, gezi, anı şeklinde de sınıflandırılabilir... Paris'in şehir olarak anlatımının yanısıra, yazarlar, şairler, film yıldızları, politikacılar gibi tarihe iz bırakmış bir çok kişiden bahsediyor, sık sık İstanbul ile karşılaştırma yapıyor ve keyifle sizi peşiden sürüklüyor...

Mine Kırıkkanat'ın muhteşem anlatımıyla çok sevdiğim bir kitap oldu, size de hararetle öneririm...

Yazar: Mine G. Kırıkkanat
Sayfa Sayısı: 180
Basım Yılı: 2017 (3. Baskı)
Yayınevi: Kırmızı Kedi

“Büyük kentler insan gibidir. Mangal gibi yürek ister onları sevmek için. İğrençlik ve güzellikleri, cücelik ve yücelikleriyle kucaklamak gerekir. Sabahları Paris’te uyanmak heyecan vericidir. Gözünüzün kucaklamaya yetmediği koca kent, dev bir dizelin muhteşem temposuyla homurdanmaktadır. Gece düşen nabız, sabah beşe doğru güçlenir. Yattığınız yerde kıpırtısız, gözlerinizi sıkı sıkı yumup dışarıda olan biteni dinlersiniz: Binlerce metrosu, treni, arabası, otobüsü ve “Seine” üzerinde hizmete giren hızlı nehir otobüsleriyle, kentin kan dolaşımı çoktan başlamıştır.”

Mine G. Kırıkkanat dünyanın en romantik kentini, Paris’i anlatıyor. Kafelerinden kiliselerine, tarihinden siyasi geçmişine, şehre dair ne varsa paylaşıyor. Yaşadıklarını ve gördüklerini keyifli bir dille, Paris’in havasını taşıyan kalemiyle kağıda döküyor.

9 Kasım 2017 Perşembe

NERMİN YILDIRIM - DOKUNMADAN


Yukarıda Tüyap Kitap fuarından aldığım kitapları görüyorsunuz, diğerlerinde de aklım kaldı ama ancak bu kadarını taşıyabildim:))

Gelelim Dokunmadan'a; Nermin Yıldırım'ı seviyorum (bu okuduğum 3. kitabı) ama bu roman için ne söyleyeceğimi pek bilemiyorum... İlk 100 sayfa iyiydi (hatta beşik kertmesi muhabbeti mükemmeldi), nasıl ki hikaye Memleketimin Hallerine evrildi, bütün ilgimi kaybettim... akıcı bir kitaptı o yüzden sonuna kadar okumak zor olmadı ama keşke yazar sadece Adalet'in hikayesini anlatsaydı, ülkede yaşananları konu edeceğim diye şehirden şehire dolaştırıp romanı gereksiz uzatmasaydı sevebilirdim... maalesef bu da bana uymayan kitaplar arasına girdi...

Yazar: Nermin Yıldırım
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2017 (6. Baskı)
Yayınevi: Hep Kitap

Adalet, yirmi dokuz yaşında genç bir kadın. Hayata ve insanlara dokunmadan, ne mutlu ne mutsuz, öylesine yaşayıp gitmektedir. Ta ki doktoru, ölümcül bir hastalığa yakalandığını söyleyene dek... Hastalığı için kendini suçlayan Adalet, hayatını didik didik ederek, ilk günahını, masumiyetini kaybettiği ilk gerçek suçunu bulmaya çabalar. Bu uğurda çıktığı yolda kendiyle de, içinde yaşadığı ülkeyle de yeniden tanışacaktır. Dokunmadan, kahramanın hayatı sorguladığı, değişimi yaşadığı ve belki de aşka rastladığı sürükleyici bir yolculuğa davet ediyor okuru.

5 Kasım 2017 Pazar

NATSUKI IKEZAWA - Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız

Yine bir Japon yazarla devam ediyorum daha önceden tanımadığım ama ülkesinin önde gelen yazarlarındanmış, özgeçmişi şöyle; (Gerçek adı Natsuki Fukunaga) 1945’te Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido Adası’nda dünyaya geldi. Babası ünlü romancı, şair, çevirmen, Fransız edebiyatı araştırmacısı Takehiko Fukunaga; annesi ise şair Akiko Harajō’dur. Anne ve babasının boşanmalarından sonra, annesiyle 1950’de Tokyo’ya yerleşti. Çocuk yaşta bu “göç”le başlayan “göçmen” yaşam tarzı Yunanistan, Fransa, Okinawa Adası gibi farklı yerlerdeki ikametleri ve dünyanın çeşitli yerlerine seyahatleriyle sürdü; yazarın hiçbir zaman yerleşik, sabit bir hayatı olmadı.
Natsuki 1968’de üniversitedeki fizik eğitimini yarıda bırakarak çevirmenliğe yöneldi. Kurt Vonnegut, Jack Kerouac, Gerald Durrell, Richard Brautigan, James Herriot, John Updike, Antoine de Saint-Exupéry ve E. M. Forster gibi yazarların birçok eserini Japoncaya çevirdi. Çeviriyle başladığı yazı hayatını öykü ve roman yazarlığıyla kaynaştırarak sürdürdü. İlk öykü kitabı olan (Durgun Hayatlar, 1987) kimlik meselesini işledi. Güney Pasifik Denizi’ndeki küçük bir ada ülkesinde, II. Dünya Savaşı’nda ölen silah arkadaşlarını anmaya gelen Japonları taşıyan otobüsün kayıplara karışmasıyla, ülkenin Cumhurbaşkanı Matías Guili’nin başına gelenleri anlatan (Matías Guili’nin Düşüşü, 1993) adlı romanı postkolonyal, büyülü gerçekçi roman türünün Japonya’daki başarılı bir örneği.
Eserleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Portekizce gibi birçok dile çevrilen Natsuki günümüz Japon edebiyatının en revaçta, en çok ödül alan ve de en aykırı yazarlarından biridir.

Bu romanı, kitap fuarlarından birinde ismi ve arka kapak yazısı ilgimi çektiği için almıştım... Japon yazarları seviyorum ilk kez okuduğum Ikezawa'dan da çok memnun kaldım... konu, Kaoru (kızkardeş) ve Tetsurö (ağabey) ağzından dönüşümlü olarak anlatılıyor ama Kaoru'nun bölümleri 1. tekil şahısla yazılmış, Tetsurö'nun bölümleri ise 2. tekil şahısla... ve ben pek rastlanmayan bu 2. tekil şahısla yazma durumunu çok sevdim... aynı şekilde ağabeyini hapisten kurtarmak için Bali adasına giden Kaoru daha çok o ülkeyi ve ağabeyinin davasını/mahkeme sürecini anlatıyor, Tetsurö ise çocukluğundan başlayarak tüm hayatını, eroin bağımlılığını, yaşadığı yerleri, resim sanatını, bütün iç hesaplaşmaları, ülkelerin ve insanların bakış açılarını anlatıyor... arada Tanrı(lar)dan, ülkelerin tarihlerinden, savaşlardan da bahsediliyor...

Arka kapak açıklamasını okuduğumda daha ağır bir kitap beklemiştim, Japon yazarların üslubu zaten değişik oluyor o yüzden zor okunacağını düşünmüştüm ama öyle olmadı... Ikezawa, okuduğum diğer Japon yazarların aksine başı sonu belli, kolay anlaşılır bir tarzda yazmıştı, çok akıcıydı ve süper bir hızla okunuyordu... iç hesaplaşma bölümleri Doğu/Batı karşılaştırmaları, tarihi kısımlar hikaye içine iyi yerleştirilmişti yorulmadan sıkılmadan okuyorsunuz...

Uyuşturucu bağımlılığının ne menem bir şey olduğu çok detaylı anlatılıyordu (ki ben bu konudan rahatsız olurum) ve çok başarılıydı, özellikle bu durum için okunsun isterim... aşağıdaki arka kapak açıklamasında bahsedilen Dostoyevski, Camus benzetmelerini ben pek göremesem de romanı çok sevdim elimden bırakamadan okudum size de öneririm...

Yazar: Natsuki Ikezawa
Çevirmen: Devrim Çetin Güven
Sayfa Sayısı: 400
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Ayrıntı

Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız, 1980'lerin başında, Paris'te çevirmen ve koordinatör olarak çalışan Kaoru adlı genç kızın, Endonezya'daki Bali Adası'nda, uydurma suçlamalarla uyuşturucu kaçakçılığından tutuklanan ve idamla yargılanan ressam ağabeyi Tetsuro'yu kurtarma çabalarını anlatır. Roman, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza (1866), Franz Kafka'nın Dava (1925) ve Albert Camus'nün Yabancı (1942) eserlerinde olduğu gibi içsel ve dışsal mahkemelerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir kurguya dayanır. Tetsuro'nun yargılandığı mahkeme sürecine koşut olarak ilerleyen diğer iki "içsel mahkeme"de Tetsuro ve Kaoru kendi geçmişleri, sanat anlayışları ve dünya görüşleriyle keskin bir hesaplaşmaya girişirler.

Birçok Batı dilini bilen, ağabeyinin aksine "Üçüncü Dünya"yı sevmeyen, ne var ki, özellikle mesleğinden ötürü, Filistin gibi dünya siyasetinin odağındaki "Doğu" ülkelerine sık sık gitmek zorunda kalan Kaoru "Batıcı" bir karakter olarak karşımıza çıkar. Diğer yandan, Batı ülkelerini sevmeyen, her yılın altı ayını resim yapmak için gittiği, çoğu eski Japon sömürgesi Güneydoğu Asya ülkelerinde geçiren Tetsuro ise "Şarkiyatçı" bir karakterdir. İkezawa bu iki anlatıcının içsel ve birbirleriyle olan diyalogları aracılığıyla "emperyal siyaset", "medeniyet", "modernite" ve "ulusal kimlik" gibi kategorileri sorgular.

Gerek yaşam tarzı gerekse eserleriyle son yılların en özgün ve üretken yazarlarından olan İkezawa Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız'da felsefi dinamizmle sürükleyiciliği başarıyla kaynaştırmakta. Yazar her karaktere kendi mizaçlarına özgü "ses"ler atfederek metne zenginlik ve derinlik katıyor. Bu "ses"ler aracılığıyla Doğu'yla Batı'nın bakış açılarındaki farklılıkları, uyuşmazlıkları, çatışmaları ve örtüşmeleri fevkalade kozmopolit bir atmosfer içinde betimliyor. İkezawa'nın romanı okurunu 21. yüzyıl Japon edebiyatının cazibelerini deneyimlemeye çağırıyor...

30 Ekim 2017 Pazartesi

HARUKİ MURAKAMİ - KADINSIZ ERKEKLER

Bu ayı iki kitapla tamamlayacağımı düşünmüştüm ama eski ve sevgili dostum Murakami'nin ne kadar muhteşem olduğunu unutmuşum... Kadınsız Erkekler kitabını çıkar çıkmaz almış, öykü olduğu için de bir türlü elim gitmemişti... açıkçası sevmeyeceğimi, keyifle okuyamayacağımı düşünüyordum... ne büyük bir yanılgı!! bayıldım resmen... eski romanlarının tadını aldım, elimden bırakamadan okudum, en sevdiklerimden biri oldu...

Ayrıca bana sanki roman okuyormuşum gibi de geldi, kitapta yedi öykü var ama hepsi aynı tema ile yazılmış, bütünlüklü bir yapısı vardı veya ben öyle hissettim, ara vermeden merakla peşi sıra okudum... 

Yalnız, pek sosyal olmayan ama hisleri güçlü erkekler, aldatan kadınlar, kadınları çözmeye/anlamlandırmaya çalışan erkekler şeklinde bir döngüsü olan öykülerdi, sanki yazar bir serzenişte bulunuyor gibi geldi, özellikle Kino öyküsünü çok sevdim, Aşık Samsa çok sevimliydi (Kafka'ya hoş bir selam olmuş) velhasıl kitabı çok beğendim, herkese hararetle öneririm... 

Yazar: Haruki Murakami
Çevirmen: Ali Volkan Erdemir
Sayfa Sayısı: 224
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Doğan Kitap

“Bir kadını yitirmek, tüm kadınları yitirmek demek…”
Doğan Kitap tarafından 2016 yılında yayımlanan Haruki Murakami’nin Kadınsız Erkekler adlı eseri, özlem, ihanet, ölüm, terk ediliş, vaz geçiş nedeniyle yalnız kalan birkaç erkeğin öyküsünün anlatıldığı bir hikaye derlemesidir.

“Bir gün sen de kadınsız erkeklerden olacaksın. O gün en ufak bir uyarı, küçücük bir ipucu vermeden; önsezi olarak hissettirmeden ya da içine doğmadan; kapını çalmadan, hiç beklemediğin bir anda seni bulacak. Bir köşeyi döndüğünde, aslında çoktan oraya varmış olduğunu anlayacaksın. Geriye dönmek mümkün olmayacak. O köşeyi bir kez dönünce, orası artık senin için mümkün olan tek dünya olacak. O dünyada sen kadınsız erkeklerden biri olarak anılacaksın. Hep bu soğuk çoğul eki ile... "  
Haruki Murakami – Kadınsız Erkekler adlı eserinden bir alıntı.

26 Ekim 2017 Perşembe

ROY JACOBSEN - Harika Çocuk

Bu ekim ayında okuma performansım çok kötü, sadece iki kitap okuyabildim (aslında üç, bir tane de buraya yazmaya gerek görmediğim sudan bir kitap okudum), önce uzunca bir seyahat, sonrasında Vadideki Zambak'ı okumaya çalışma (Balzac'la frekansım pek tutmuyor ama sonunda başaracağım), sıkı takipçisi olduğum ve okuma zamanımla çakışan Snooker (bilardonun bir türü) turnuvasını izlemeye dalmam derken, Jacobsen imdadıma yetişti ve en azından iki kitaba ulaşabildim...

Norveçli yazar Roy Jacobsen'den geçen sene Görülmeyenler romanını okumuş ve çok sevmiştim, bu nedenle yazarın dilimize çevrilmiş ikinci kitabı ile devam etmeye karar verdim... Harika Çocuk 1960'lı yılların başında geçiyor 9 yaşındaki Finn'in büyüme hikayesi anlatılıyor, ülkesi Norveç'in sosyo-ekonomik durumuyla birlikte... Finn'in anne ve babası boşanmış, sonrasında babası bir iş kazasında ölmüş, anne bir ayakkabı mağazasında çalışıyor, oldukça yoksullar, sosyal konut şeklinde yapılmış bir sitede oturuyorlar, Finn çok zeki bir çocuk, ülkenin o tarihlerdeki ekonomik durumu da çok iyi değil (Norveç'i o şekilde hiç hayal edemedim o ayrı) velhasıl anne oğul kendi yağları ile kavrulmaya çalışıyorlar... hikaye Finn'in ağzından anlatılıyor, annesi ile ilgili bir tedirginliği var, anne de değişik bir kadın, ruh durumu dalgalanıyor, Finn büyümenin getirdiği durumlara adapte olmaya çalışırken biraz daha para kazanmak için evlerinin bir odasına kiracı alıyorlar, bir sendikacı (Kristian) o da ilginç bir adam... tam bu sırada babasının ikinci evliliğinden olan kardeşi 6 yaşındaki Linda kendi annesi uyuşturucu bağımlısı olduğu ve bakamadığı için bunların yaşamına katılıyor... Finn'in annesi Linda'yı çok benimsiyor ve severek bakıyor ama Linda'da bir tuhaflık var, önce aptal yaftası vuruluyor, sonrasında disleksi olduğu düşünülüyor ama tam da anlaşılamıyor... Linda ile ilgili bu problemlerle en çok Finn ilgileniyor, kardeşinin aptal olduğu kabullenmek istemiyor ve bu şekilde hikaye devam ediyor...

Aile ilişkileri çok yoğun ve travmatik ama yazar her şeyi çok örtülü anlatmıştı çözmek için kendinizin çabalaması gerek, buna rağmen çok sürükleyiciydi merakla okudum... sonuçta Görülmeyenler'i daha çok sevdiysem de bunu da beğendim ve tavsiye ederim...

Yazar: Roy Jacobsen
Çevirmen: Deniz Canefe
Sayfa Sayısı: 248
Basım Yılı: 2013
Yayınevi: YKY

Mutfak masasında oturmuş kızartmanın soğuyan yağlarını kemiriyoruz, bütün dişlerimiz gıcırdıyor. Ardından kâğıt oyunları oynuyoruz; Linda kazanması için hiçbir şey yapmamıza gerek kalmadan kazanıyor. Masanın karşısında oturan annemle bakışıyoruz ve karar veriyoruz -diye hissediyorum- yaşam şimdi başlıyor işte! Bütün kış ve ilkbahar boyunca da böyle devam edecek. Aman tahtaya vuralım. Sonra yaz, sonbahar ve altmışlı yılların geri kalanı boyunca. Erkeklerin oğlan çocuklarına, ev kadınlarının genç kızlara dönüştüğü o korkunç on yıl. Saçma sapan bir ev yenilemeyle, parasızlıkla ve özellikle de karanlık bir Kasım günü küçük açık mavi bavulunda atom bombası taşıyan çaresizlik, Grorud otobüsünden inip yaşamımızı altüst ettiğinde başlamıştı.

Norveç'in yaşayan en önemli yazarlarından Roy Jacobsen'den bir "büyüme" ve "değişim" hikâyesi... Arka planında Norveç'in 1960'larda yaşadığı sosyo-ekonomik dönüşümün yer aldığı Harika Çocuk'un merkezinde dokuz yaşındaki Finn ve annesi var. Annesi ile babası boşanmış, babasını hiç görmemiş olan Finn'in hayatı, evlerinin bir odasını kiralayan gizemli yabancı Kristian ve beklenmedik bir şekilde aralarına katılan üvey kardeşi Linda'nın etkisiyle değişir: Ne de olsa bu bir "Yuri Gagarin yılıdır" ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

12 Ekim 2017 Perşembe

JAMES JOYCE - Aforizmalar

Gözünü Kapat ve Gör

''İşin içine o kadar çok gizem ve bulmaca kattım ki ne demek istediğimi tartışıp duran profesörleri yüzyıllarca meşgul edecek. Ve bu, bir kişinin ölümsüzlüğünü garanti altına almasının yegane yoludur.''

''Bir boğanın boynuzlarını, bir atın topuklarını ve bir İngiliz'in gülümseyişini hafife almayın.''

''Çok az okudum; anladığımsa bunun daha da azıydı.''

''Hayat kötü bir kitabı okuyamayacak kadar kısadır.''

''Ülkeyi değiştirmek olanaksız. Gel konuyu değiştirelim.''

Yazar: James Joyce
Çevirmen: Nil Sakman-Fuat Sevimay
Sayfa Sayısı: 73
Basım Yılı: 2014
Yayınevi: Zeplin

Joyce'un Finnegans Wake de dahil tüm eserlerinden özenle derlenmiş olan Gözünü Kapat ve Gör, sizleri bambaşka bir James Joyce ile tanıştırırken, büyük yazarın daha iyi anlaşılmasında da önemli bir kılavuz olacaktır.


"Bırakın ülkem benim için ölsün."

"Öğrenmek isteyen kişi alçakgönüllü olmalı. Ama yaşam muhteşem bir öğretmendir."

"Bir hayalden uyanmak en az doğmak kadar acı verir."

"Ölüleri gömün. Diyelim ki Robinson Crusoe gerçekti. Bu durumda Cuma onu gömdü. Bakacak olursan her Cuma bir perşembeyi gömer."

"Yaşayıp güldüler, sevip göçtüler."

27 Eylül 2017 Çarşamba

JULI ZEH - KARTALLAR VE MELEKLER

Juli Zeh 1974'te Bonn'da doğdu, Passau ve Leipzig'de hukuk eğitimini sürdürürken bir yandan da Leipzig'deki Alman Dili ve Edebiyatı Enstitüsü'nde öğrenim gördü. Ayrıca Avrupa Hakları ve İnsan Hakları konularında eğitim aldı, bir süre New York, Krakow, Zagreb ve Saraybosna'da bulundu. İlk romanı Kartallar ve Melekler pek çok dile çevrildi. Zeh, aralarında Humboldt Üniversitesi Deneme Ödülü (1999), Caroline-Schlegel Deneme Ödülü (2000), Alman En İyi İlk Kitap Ödülü (2002), Ernst-Toller Ödülü (2003) ve Per-Olov-Enquist Ödülü'nün (2005) de bulunduğu çeşitli ödüller kazanmıştır. Yukarıda özgeçmişini gördüğünüz Juli Zeh'den epeydir okumak istiyordum ama bir türlü hangi romanını okuyacağıma karar veremedim (dilimize çevrilmiş beş adet kitabı var) ve uzadı gitti... baktım olmuyor ilk kitaptan başlamaya karar verdim, arka kapak açıklaması da çok fazla şey vadediyordu iyi olacağını düşündüm...

Okuduktan sonraki durum ise şu: yazar konusunda yanılmamışım hakikaten kayda değer, başka bir romanını daha okuyacağım... bu kitap hakkında ise biraz kararsız kaldım, arka kapak açıklaması iddialı olmuş, insanda çok fazla beklenti oluşturuyor... Balkanlar ve soykırım konusuna şöyle bir değinilip bırakılıyor... daha çok uyuşturucu ticareti ve bu faaliyetin korunup kollanması hikaye edilmiş ama tüm bu konular çok muğlak anlatılıyor bir çerçeveye oturtmak size kalıyor... karakterler psikolojik yönden haddinden fazla sorunlu (neredeyse herkes uyuşturucu bağımlısı), kim neyi niye yapıyor diye düşünmekten bir hal oluyorsunuz... romanın sonu bu ağır psikolojik konuya göre çok hafif kalmıştı yani bu mudur? diye kalakaldım...

Diğer yandan romanı elimden bırakamadan okudum, hele ilk yüz sayfa çok iyiydi... sonrasında konuyu biraz dağıttı, ağırlaştırdı ama sonuna kadar merakla okudum... özetle ilginç bir romandı tek söyleyebileceğim bu...

Yazar: Juli Zeh
Çevirmen: İris Kantemir
Sayfa Sayısı: 336
Basım Yılı: 2005
Yayınevi: Metis

Jessie, telefonda Max ile konuşurken kendisini vurup ölmüştür. Bunalıma girip evine kapanan Max bir radyo programına telefonla katılıp sorunlarından söz eder. Programın sunucusu olan genç ve güzel Clara günün birinde Max'ın kapısını çalar. Ondan sonra her adımda insanı şaşırtan, Max'ın "şimdi"ye tutunma çabası içinde geçmişin hayaletleriyle boğuştuğu müthiş bir hikâye başlar. Ama bu romanda hiçbir şey göründüğü gibi değil. Balkanlar'daki iç savaştan, Avrupa Birliği'nin genişleme sürecine ve uyuşturucu ticaretine dek uzanan korkunç bir ilişkiler ağının yarattığı muammanın içine davet ediyoruz sizi.
"Avrupa'nın büyük bir bölümünün savaş yüzünden mahvolduğunun farkında mısın? Sağ kalanlara ihanet edildi, aşağılandılar ve unutuldular."
Juli Zeh'nin ilk romanı Kartallar ve Melekler, insanı yalnızca düşünmeye zorlamakla kalmayıp içine işleyen, öfke dolu bir yapıt. En küçük ayrıntısında bile bir pırıltı gizli. İdeolojilerin çökmesinden sonraki dönemde karşıt dünyaları, okuyucuyu dehşete düşürerek gözler önüne seriyor. Trajik kahramanları Max ve Jessie’nin sıradışı ve umutsuz aşkının anlatıldığı romanın arka planında Balkanlardaki dram, hukukun aczi, soykırım, uluslararası çıkar ilişkileri ve şebekeler sorgulanıyor.
Tüm olayları anlatmada kullanılan akıcı ve güncel dil, romanın kahramanlarının duyarlılığını ve güven yoksunluğunu da ortaya seriyor. Romanı okurken şimdiki zamanda sunulmuş bir anlatıyı dinler gibi oluyorsunuz.

20 Eylül 2017 Çarşamba

GERALD MESSADIE - Amerika Çiçeği


YILDIZLARIN JEANNE’I III. KİTAP

Bu kitapla Yıldızların Jeanne'ı serisini bitirmiş bulunuyorum... yazar bu seride 1450-1520 tarihleri arasında başta Fransa olmak üzere Avrupa tarihini, kraliyet ve dini unsurları, Jeanne'nin hikayesinin içerisinde kurgulayarak anlatıyor... bu yıllarda yaşanılan savaşlar ve çekişmelerin yanı sıra matbaanın keşfi, Amerika Kıtasının bulunuşu gibi tarihin dönüm noktalarına da yer veriyor...

Jeanne'ı neredeyse her türlü işin altından kalkabilen biri olarak kurgulamış, gerektiğinde (ailesine bir tehdit geldiğinde) şiddete başvurabilen bir kadın (yazar bunun dönemin gereği olduğunu söylüyor) ama ben bu karakteri sevdim... Jeanne'ın yaşamının abartılı kurgulandığı görülüyor ama hem tüm hikayeyi hem de tarihin içerisine monte edilmesini başarılı buldum...

Bu son kitapta; o dönemde çokça başvurulan astroloji ile ruhlar, hayvanlarla konuşan kişiler gibi bazı mistik unsurlarda vardı... bu konular benim ilgi alanıma girmiyor ama romanın içine iyi yerleştirilmişti... sonuç olarak ben bu seriyi çok sevdim size de öneririm...

Diğer Kitaplar için bkz.

Yazar: Gerald Messadié
Çevirmen: Hakan Tansel
Sayfa Sayısı: 422
Basım Yılı: 2004
Yayınevi: İthaki

Bir zamanların küçük köylü kızı Jeanne artık zengin ve 
olgun bir kadındır. Yaşadığı olağanüstü dönemin 
üstesinden gelebilecek kadar akıllı ve yeteneklidir. Bu 
dönemde modern zamanları etkileyecek üç önemli olay 
yaşanır: Kapitalizmin doğuşu, matbaanın bulunuşu ve 
Amerika''nın keşfi. Jeanne her üçünün içinde de yerini 
alır. Şair François Villon''dan olan oğluyla birlikte bir 
endüstri ve ticaret imparatorluğunu yönetmeye başlar. 
Matbaa, bankalar, tekstil gibi pek çok alanda "Estoille 
klanı" öne çıkar. Atlantik Okyanusu''nu geçen ilk 
kadınlardan biri olur.
Jeanne''ın yaşamı şiddet yüklü, şan şeref dolu pek çok 
olayla doludur. Tanıdığı erkeklerin içinde ruhunu ve 
yüreğini ısıtan tek bir kişi vardır; yirmi yaşını bile 
doldurmamış olan, özel müneccimlik yeteneklerinin 
herkesten farklı kıldığı Franz-Eckart. Ormanda annesinin 
karşısına bir geyik çıkmış ve delikanlı bu olaydan dokuz 
ay sonra doğmuştur; söylenti böyledir ama işin aslını 
bir kişi bilir, o da Jeanne''dır. 

XV. yüzyılın sonunda bir çok gerçek henüz ortaya 
çıkmamıştır. Bir gün Colomb adlı bir denizci batıda, 
Hindistan''a ulaşan bir yol bulmayı tasarlar. Fransa 
kralı bu tür tartışmalarla ilgilenmemektedir, oysa 
Jeanne ve ailesi tam tersine bilinen dünyanın 
sınırlarını genişleten yeni keşifleri bir fırsat olarak 
değerlendirmektedir. Tüm bunları sadece bir müneccim 
önceden görür. Ona göre zaman bir yanılsamadan başka bir 
şey değildir. Yitirdiklerimiz aslında yok olmazlar. Aşk 
ise aşktan daha fazla bir şeydir.

15 Eylül 2017 Cuma

STEFAN ZWEIG - MARY STUART

Stefan Zweig'i çok severim (bu okuduğum 12. kitabı), biyografilerini ise daha çok severim (bu okuduğum 8. biyografisi)... ayrıca bu kitap her yönüyle mükemmel, okuduklarım arasında üst sıralara yükseldi...

Bu eser İskoç Kraliçesi Mary Stuart'ın (1542-1587) hayatını anlatıyor; ''Altı günlükken İskoçya Kraliçesi, altı yaşındayken Avrupa'nın en güçlü prenslerinden birisinin nişanlısı ve onyedi yaşındayken Fransa Kraliçesi olan bu kızın yükselişi, tıpkı bir roketin yükselirken çizdiği çizgi gibi hızla gerçekleşti, öyle ki o daha iç dünyasını tanıyamadan, dış dünyasındaki gücü en yüksek basamağına ulaşmış oldu. (syf:53)'' ancak kocası II. François hastalıklı bir bünyeye sahip olduğundan genç yaşında ölür ''Rüya, sadece bir yıl içinde sona ermişti ve Mary Stuart artık Fransa Kraliçesi değildi; şimdi doğduğu andan öldüğü ana kadar sahip olduğu tek bir ünvanı vardı: İskoçya Kraliçesi. (syf:57)'' onsekiz yaşında ülkesine dönen Mary Stuart'ın çarpıcı yaşam öyküsünü okumaya devam ederiz...

''Ama Mary Stuart'ın yaşamındaki sır perdesi, çelişkili olduğu kadar farklı yorumlarla da anlatıldı: Belki de yaşamı böylesine farklı bir biçimde yorumlanan bir kadın daha yoktur; bazen bir katil, bazen bir şehit, bazen budala bir entrikacı, bazen de bir azizedir. Ancak tuhaftır ki, onun kişiliğinin betimlenmesindeki bu farklılıklar, bize ulaşan malzeme eksikliğinden değil, tam tersine insanın kafasını karıştıracak kadar çok oluşundan kaynaklanır.(........) Protestan yazarlar genellikle suçu Mary Stuart'ın üstüne atarken, Katolikler daha çok Elizabeth'i suçlarlar. İngiliz yazarlar onu her zaman bir katil olarak sunarken, İskoç yazarlar alçakça bir iftiranın masum bir kurbanı olarak gösterirler. (syf:11-13)'' hal böyleyken Zweig tarafsız bir yazar olarak objektif bir biçimde bu biyografiyi yazmaya çalıştığını belirtiyor...

16. yüzyılda Avrupa'da yaşanan çekişmeleri, Mary Stuart ve en büyük rakibi İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth (VIII. Henry'nin Anne Boleyn'den olan kızı) arasındaki mücadeleyi, çevrilen dolapları, dalavereleri okurken sanki o kadar yüzyıl geçmemiş gibi hissettim... şimdi de aynı oyunları bizim gibi az gelişmiş ülkeler üzerinde oynuyorlar...

Zweig; hem Kraliçenin hayatını, kişiliğini, kararlarını, hem de yaşadığı dönemin siyasal ortamını ve aktörlerini çok detaylı anlatıyor... aynı zamanda da sanki kurgu bir romanmışcasına sürükleyici ve heyecanlı bir metne sahip muhteşem bir kitap, kaçırmayın mutlaka okuyun...

Not: Çeviride birkaç kere geçen ''kendi öz karısı'' ''kendi öz kocası'' ifadesini garipsediğimi söylemeliyim. Almancada buna tekabül eden bir kelime/deyim olabilir ama dilimizde ''öz'' kelimesini aynı ana babadan doğan anlamında kullanıyoruz dolayısıyla eşler için uygun olmuyor. Bu konuda benim atladığım/bilmediğim bir açıklama varsa öğrenmek isterdim...

Yazar: Stefan Zweig
Çevirmen: Kasım Eğit – Yadigar Eğit
Sayfa Sayısı: 520
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Can

Stefan Zweig ünlü İskoç kraliçesi Mary Stuart'tan bahsederken, "Dünya tarihinde belki de başka hiçbir kadın edebiyata bu kadar çok konu olmamış, dramlarda, romanlarda, biyografilerde ve tartışmalarda böylesine çok işlenmemiştir," der. 

Kraliçenin entrikalar, ittifaklar ve politik hesaplarla geçen, ihanetlerle yolundan saptırılan kısa yaşamını Stefan Zweig ilk kez 1935'te anlattı. O günden bu yana Mary Stuart, yazarın en gözde biyografilerinden biri. Toplumsal rollerin ardındaki insana, olayların ardındaki duygulara yoğunlaşan ZweIg'ın Mary Stuart'ı, düşmeyen temposuyla gerilim romanlarını aratmayacak türden… 

12 Eylül 2017 Salı

JESSIE BURTON - MİNYATÜRCÜ


Bu romanı ilk çıktığında görmüş, emin olamadığım için almamıştım geçen hafta kitapçıda indirimliler arasında görünce dayanamadım ve buradayız... yazar 1982 doğumlu bir İngiliz, Oxford Üniversitesi ve Central School of Speech and Drama'da eğitim görmüş, halen oyunculuk yapıyormuş ve bu ilk kitabıymış...

Öncelikle beklediğimden çok iyi çıktı, ilk kitap için başarılı buldum, tarihi bir roman, detaylara dikkat edilmiş, kitabın sonuna sözlük ve karşılaştırma yapmayı sağlayan listeler konulmuş, çok beğendim...

Romanı internette aratınca bir çok yerde ilk cümle olarak romantik bir kitap değil ibaresi var buna neden gerek duyuldu hiç bilemiyorum, yeni evli genç bir kadından bahsedildiği için mi yoksa Epsilon yayımladığı için mi romantik olarak algılanacak? doğrusu çözemedim...

Ana karakter Petronella Oortman ve kocası Johannes 17.yy'da gerçekten yaşamış kişiler ve Petronella'nın yukarıya fotoğrafını eklediğim dolap evi Amsterdam'da Rijkmuseum'da sergileniyormuş... her ne kadar karakterler gerçekse de hayatlarının tamamiyle kurgulanmış olduğunu yazar kitabın sonunda belirtiyor...

Romanın konusu aşağıya eklediğim arka kapak yazısında ayrıntılı olarak anlatılıyor ona ilave bir şey yazmayacağım hatta o kadar detay verilmiş ki kritik bir noktayı daha başlamadan tahmin ettim ve doğru çıktı, olmasaydı iyiydi ama hikaye oldukça kapsamlı bu durum okuma heyecanımı azaltmadı...

Kitap çok akıcı, kadın karakterler etkileyici, hikayeyi çok beğendim, zaten tarihi romanları seviyorum o dönem Amsterdam'ını okumak hoşuma gitti... sadece Minyatürcü'nün öyküsü biraz ortada kaldı, özellikle muğlak bırakılmış gibi değil de ilk roman olması sebebiyle tam kotarılamamış gibi ama romanı beğendim size de öneririm...

Yazar: Jessie Burton
Çevirmen: Cem Şancı
Sayfa Sayısı: 480
Basım Yılı: 2015
Yayınevi: Epsilon

"Her kadın kendi kaderinin mimarıdır."

1686 senesinin soğuk bir sonbahar gününde, on sekiz yaşındaki Nella Oortman, saygın tüccar Johannes Brandt'ın karısı olarak yeni bir hayata başlamak üzere Amsterdam'a gelir. Ancak yeni evi tüm ihtişamına rağmen pek kucaklayıcı değildir. Kibar ama mesafeli bir adam olan Johannes daima çalışma odasında ya da ambarındaki bürosunda zaman geçirmekte, Nella'yı sivri dilli bir kadın olan kız kardeşi Marin'le baş başa bırakmaktadır.

Ancak Johannes'in kendisine düğün hediyesi olarak evlerinin dolap boyutlarında bir maketini vermesiyle Nella'nın dünyası değişir. Hediyesini dayayıp döşemek isteyen Nella, bir minyatürcünün yardımına başvurur. Gizemli bir sanatçı olan bu kişinin minik eserleri, gerçek yaşamdaki karşılıklarını ürkütücü ve beklenmedik şekillerde yansıtmaktadır…


Ancak Nella evlerinin sıradışı gizemlerini keşfederken, tüm ev halkını bekleyen tehlikeleri anlamaya ve onlardan korkmaya da başlar. Bu baskıcı ve dindar toplumda, farklı olmak toplumun ahlaki dokusu için bir tehdittir ve Johannes gibi zengin bir adam bile güvende değildir. Onları bekleyen kaderi sadece bir kişi görüyor gibidir. Minyatürcü onların kurtuluşunun anahtarı mıdır… yoksa yıkımlarının mimarı mı?

7 Eylül 2017 Perşembe

HASAN ALİ TOPTAŞ - Gölgesizler

Hasan Ali Toptaş edebiyatımızın güçlü yazarlarından kabul ediliyor, eserleri çok seviliyor ve okunuyor... ben kendi yazarlarımız söz konusu olduğunda kötü bir performansa sahip olduğum için Toptaş'tan da hiç okumamıştım ve en beğenilen romanlarından olan Gölgesizler ile başlamaya karar verdim...

Kitap postmodern bir tarzda yazılmış, bu tip edebiyatı severek okuyorum aslında... yazarın anlatımını ve dilini de sevdim ama romanın hikayesi beni çok bunalttı ve itici geldi... yarısına gelinceye kadar hiç konsantre olamadım sadece bitirmek için zorlayarak okudum... yarıdan sonrası daha iyi gitti (alıştım sanırım) ama bütünüyle bakıldığında sevemedim bir türlü... bu durumun nedenini tam olarak çözemesem de hikayedeki ağır kasvet etkili oldu herhalde... sadece sonunu çok sevdim ödül gibi oldu bana...

Yazarın tarzını Tavares'e benzettim biraz, ona da gecikmeli olarak ısınmıştım, bakalım göreceğiz artık...

Yazar: Hasan Ali Toptaş
Sayfa Sayısı: 240
Basım Yılı: 2014 (10. Baskı) 1995 (İlk Basım)
Yayınevi: İletişim

Kayboluşların romanıdır bu. Bir köyde durup dururken kaybolan insanların romanıdır. Bir görünüp bir kaybolanların. Oyunların… 

Hayat da bir oyun değil midir zaten? İnsanoğlu da bir görünüp bir kaybolmaz mı bu dünyada? Bir boşluğu doldurur, kim biçtiyse o yeri, o kadarını doldurur işte...


Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş’ın 1994 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandığı kitabı. Cıngıllı Nuri’nin‚ ruhum daralıyor diyerek çekip gitmesiyle başlıyor. Nuri köyün berberidir, ardında kalan karısı, üç çocuğu ve köyün muhtarı yıllarca arar onu. Ve o kayboluşun gizi çözülemez asla. Roman bu kayboluşla başlayıp,başka kaybolmalarla sürüp gidecektir. Güvercin, yok olacaktır sonra. Gelinlik çağda bir genç kızdır o. Yeni berberin çırağı, tıraş bıçağı almak için çıkacaktır dükkandan ve dönmeyecektir. Kaybolmak ile var olmak arasındaki ilişkidir sorgulanan... Her kayboluş bir var oluş ispatı, her varoluş bir kaybolma ihtimalidir belki de. Hasan Ali Toptaş, gerçeküstücülüğe yakın duran olağanüstü anlatımı, zengin dili ve şaşırtıcı olduğu kadar zorlayıcı kurgusuyla müthiş bir edebiyat eserine imza atıyor. Çok güçlü bir roman olan Gölgesizler de toplum ve birey üzerine düşünmeye çağırıyor. 

3 Eylül 2017 Pazar

WOLFGANG SCHORLAU - Koruyan El


Geçen sene yazarın Münih Komplosu adlı kitabını okuyup çok beğenmiştim ama devam edeceğimi pek düşünmüyordum ta ki Koruyan El'i görünceye kadar... peşin peşin yazayım bu romanı daha çok sevdim ve Schorlau'nun sıkı bir takipçisiyim artık...

Gelelim romana; yine bir siyasi polisiye/derin devlet romanı bu, aynı zamanda kurgu büyük ölçüde gerçek bilgi ve belgelere dayandırılmış ''Bu romanda bundan öncekilerden çok daha fazla gerçek belge ve doküman kullandım. Ve bu defa ki vaka o kadar el yakıcı ve o kadar gerçekti ki bu belgeler romanın bir parçası haline geldiler. Bu şekilde okurlarımı, bölüm bölüm okuması oldukça zor bir kitapla karşı karşıya bırakmayı göze aldığımı biliyorum, ama kanaatim odur ki buna değer, çünkü bu vakada bahis konusu olan iyi bir hikaye değil, bu defa mesele hakikati aramak.'' (Sonsöz syf:334) her ne kadar yazar zor okunuyor dese de ben elimden bırakamadan okudum mükemmeldi (bu arada iyi çeviri için de teşekkürler) ki kitabın sonunda çok sayıda bakmanız gereken dipnot var bu bile okuma hızımı kesintiye uğratmadı... sadece çok fazla harf hatası var bir iki yerde isimler ve tarihler karışmıştı açıkçası İletişim'e hiç yakıştıramadım...

Ben bu kitabı aldığımda aşağıda bahsedilen göçmen cinayetlerini anlatıyor diye düşünmüştüm ama bundan bir iki yerde bahsediyor sadece... asıl konu; göçmenlerin ki de dahil 10 cinayet, 2 bombalı saldırı, 15 silahlı soygunu işlediği devlet makamlarınca iddia edilen neonazi örgütünün elemanlarının bir motokaravanda ölü olarak bulunmalarının arkasındaki gerçeğin ortaya çıkarılmaya çalışılması... ve olay şu ki Alman iç istihbaratının (zaman zaman A.B.D'nin de parmağı var) kendi himayelerinde maşa olarak kullandıkları neonazilere çeşitli gerekçelerle işletilen suçları, istediklerinde üstünü örttüğü, istediklerinde birilerinin üzerine yıktığı iddiasında bulunuyor ve yazar keşke ben yanılmış olsam ve yazdıklarım komplo teorisi olsa çok sevinirim diye romanı bitiriyor...

Bu kitaptan sonra Almanya'da böyleyse bizde neler oluyordur diye düşünmeden yapamıyorsunuz... çok etkileyici bir roman okuyun mutlaka...

Yazar: Wolfgang Schorlau
Çevirmen: Hulki Demirel
Sayfa Sayısı: 392
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: İletişim

Siyasî polisiye ustası Schorlau, bu defa, Almanya devletinin gizli servisleri ve neonaziler arasındaki “derin” ilişkilere dair ürpertici şüphelerin izini sürüyor. Almanya’da 2000-2006 yılları arasında biri Yunanistan, sekizi Türkiye kökenli dokuz göçmen öldürüldü. Bu cinayet serisi, medyada uzun süre Türkiyeliler arası mafyavari işlere bağlanarak “döner cinayetleri” diye magazinleştirildi. Bu cinayetlerin failleri 2007’de bir de polis öldürdüler. 2011’de, bir banka soygunu sonrasında kuşatıldıkları karavanda şüpheli bir biçimde öldüler. Bu iki failin, “Nasyonal Sosyalist Yeraltı” adlı bir örgütün üyeleri olduğu anlaşıldı. Güvenlik aygıtının eğilimi, bu örgütü, hayatta kalan kadın yoldaşlarıyla birlikte üç kişilik bir hücreye indirgemek oldu. Ancak ortaya saçılan bilgiler, anlatımlar, şüpheler, resmî olarak da kollanan dallı budaklı bir şebekenin varlığını ortaya koyuyor.
Wolfgang Schorlau, bu romanında da gerçek bir siyasî polisiye vakanın, işte bu vakanın peşine takılıyor. Nasyonal Sosyalist Yeraltı soruşturmasında resmen uzman sıfatıyla görüşüne başvurulmasına yol açacak kadar ciddiyetle, derinlemesine, titizce! “Aslında bu kitaba şöyle bir uyarı notu iliştirilmesi gerekir: ‘Dikkat, devlete olan güveninizi sarsabilir!’ -Abendzeıtung Münih-

Wolfgang Schorlau: 1951 doğumlu. Ticaret yüksek okulunda okurken ’68 öğrenci hareketine katıldı. Uzun yıllar sanayide yöneticilik yaptıktan sonra 50 yaşında yazarlığa başladı. Başka romanları ve siyasi denemeleri de vardır fakat başarısını polisiye romanlarına borçludur. Özel dedektif Dengler’in ilk macerası olan Mavi Liste’yi (2003, çev. Hulki Demirel. İletişim Yayınları, 2016) 2015’e kadar yedi kitap daha izledi. Bunlardan Münih Komplosu da İletişim’den çıktı (çev. Hulki Demirel, 2016). Aralarında 2006 Almanya Polisiye Edebiyat Ödülü’nün de yer aldığı birçok ödül kazandı. Stuttgart’ta yaşıyor.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

CARMEN LAFORET - HİÇ

Genç yaşta yazdığı ve 20. yüzyıl İspanyol edebiyatının önemli klasiklerinden sayılan Hiç kitabıyla büyük etki uyandıran Laforet, 1921 yılında Barselona'da doğdu. Çocukluğunu Kanarya Adaları'nda geçirdi. 12 yaşında annesini kaybetti, babası yeniden evlenince 1939'da, İç Savaş'ın bitiminde, akrabalarının yanında kalmak üzere Barselona'ya geri döndü. Barselona Üniversitesi'nde başladığı felsefe ve edebiyat eğitimini yarım bırakıp 1942' de Madrid'e hukuk okumaya gitti. Ancak 1944'te okulu tümüyle bırakıp ilk romanı Hiç'i yazmaya yoğunlaştı. 1944'te yayımlanan romanı prestijli Nadal Ödülü'nü (1945) kazanınca ünlendi, 1948'de Fastenrath Ödülü'nü de aldı. Erken yaşta gelen ünün ağırlığı altında yazdığı diğer yapıtları eleştirmenlerce aynı ölçüde beğenilmedi. Bu nedenle edebiyattan uzaklaştı ama gazete ve dergilere yazmayı sürdürdü, gezi yazıları ve öykü derlemeleri yayımladı. Hayatının son yirmi yılını edebi çevrelerden uzak geçiren Laforet 2004 yılında Madrid'de yaşamını yitirdi. Özgeçmişini yukarıya alıntıladığım yazardan da ödüllü bu ilk romandan da haberdar değildim, indirimliler arasında görünce İspanyol yazarlardan da pek fazla okumadığımı düşünerek satın aldım... roman otobiyografik izler taşıyor, biraz kasvetli bir konusu var ama ben beğendim...

Andrea ebeveynlerini kaybettikten sonra üniversite tahsili için Barselona'ya gelir büyükannesi, dayıları ve teyzesinin yaşadığı evde kalmaya başlar... büyük umutlarla geldiği bu şehirde acayip akrabaları yüzünden ilk günden şaşkınlığa düşer... herkese yardım etmek için çırpınan büyükanne dışında evde kalmış, ahlak kumkuması teyzesi Angustias, yaptığı resimleri satamadığı için orda burda çalışan, evini geçindirmekten aciz, şiddete meyyal dayısı Juan, Juan'ın dengesiz karısı Gloria ve küçük bebekleri, yetenekli bir kemancı, aynı zamanda dalavereci, kötü biri de olan yakışıklı, çapkın diğer dayı Ramon, Ramon'a aşık ürkünç hizmetçi Antonia bu evin sakinleridir... Tıkış tıkış eşyalarla dolu bu pis ve eski evde yoksulluk içinde herkes ayrı telden çalarak bağırış çağırış yaşamaktadırlar... Andrea hem onlarla uğraşırken hem de üniversitede arkadaş olduğu zengin ve ilginç Ena ile ilişkisini sürdürmeye çalışmaktadır...

Yazarı çok başarılı buldum her şey o kadar gerçek gibiydi ki sanki ben de onlarla beraber orada o kasvet içindeymişim gibi hissettim, evdeki pislik ve keşmekeş insanı irkiltecek ölçüde okura geçiyordu... ayrıca çok sürükleyici yazılmıştı merakla okuyorsunuz, ben sevdim size de öneririm...

Yazar: Carmen Laforet
Çevirmen: Zerrin Yanıkkaya
Sayfa Sayısı: 256
Basım Yılı: 2015(2. Baskı) 2007(1. Baskı)
Yayınevi: Metis

İspanya İç Savaşı'nın hemen ertesinde, gencecik bir kızın yazdığı ve 1944 Nadal ödülünü kazanan Hiç, 2004'te yazarının ölümünden sonra dünyanın her yerinde yeniden keşfedildi. On sekiz yaşındaki Andrea, öksüz kaldıktan sonra üniversite eğitimi için köyünden Barselona'ya, zenginliği ve kültürüyle hep gözünü kamaştırmış olan anne tarafından akrabalarının evine gelir. Ancak akrabaları savaş sırasında servetlerini kaybetmiş, korkunç bir yoksullukla baş etmeye çalışmaktadırlar. Genç kız bir yandan okuldaki zengin öğrenciler arasında bocalarken bir yandan da evde tanık olduğu tuhaflıklarla masumiyetini yitirmeye başlar. Karanlık, güçlü bir hayal gücü ile ince mizahı birleştiren ve bir büyüme öyküsü içinde Franko rejiminin ilk günlerini ürkütücü bir berraklıkla anlatan bu roman, pek çok eleştirmen tarafından yirminci yüzyılda Avrupa'da yayımlanan en önemli yapıtlar arasında sayılıyor.