23 Kasım 2013 Cumartesi

JONAS JONASSON - YÜZ YAŞINDA CAMDAN ATLAYIP KAYBOLAN ADAM

Bir önceki kitap neşeli bir şeyler okuma ihtiyacını ortaya çıkardığından bu doğrultuda devam edip ‘’Yüz Yaşındaki Adam’’ı okumaya karar verdim... bu sefer tutturdum yalnız, çok eğlenceli bir romanmış... yüz yaşını kutlayacağı gün huzurevinden kaçıyor ve sonrasında başından geçmeyen macera kalmıyor... kitap hem bu olayın gerçekleştiği 2005 yılının birkaç ayını anlatıyor hemde Allan’ın doğduğu 1905 yılından başlayarak tüm 20. yüzyılı... bu arada Franco’dan Stalin’e, Truman’dan Mao Zedong’a, Churchill’den de Gaulle’e tüm liderleri de ‘’ti’’ye alıyor... 

Allan bir patlayıcı madde uzmanı ve çoğu kez pasaportu bile olmadan tüm dünyayı dolaşıyor, zaman zaman krallar gibi ağırlanıyor bazende ölümle tehdit edilip hapse atılıyor... ana dili isveççe dışında ispanyolca, ingilizce, çince, rusça öğreniyor... himalayaları yürüyerek geçiyor ve keçi sütünden votka yapıyor... politikadan ve din ile ilgili konuşmalardan hiç hoşlanmıyor ve işi oluruna bırakmak gibi bir huyu var... ama her şekilde hayatı bir dünya lideri ile kesişiyor, bu şekilde komik ve eğlenceli bir kitap ortaya çıkıyor...

Ben bu romanı çok sevdim, çok eğlendim sizde hoşça vakit geçirmek isterseniz mutlaka okuyun... bundan böyle de İsveçli yazarları daha sıkı takip edeceğim...

kitaptan bir alıntı;

Allan orada daha fazla oturup bu hakaretleri dinlemeye devam etmeyecekti. Moskova'ya yardım etmeye gelmişti, azar işitmeye değil. Artık Stalin bu işi tek başına yapmak zorundaydı. 
''Aklıma bir şey geldi'' dedi Allan.
''Ne'' dedi Stalin öfkeyle.
''Neden o bıyığı kesmiyorsunuz?''
Bununla birlikte yemek sona erdi, çünkü tercüman bayılmıştı.

Yazar: Jonas Jonasson
Çevirmen: Seden Gürel
Sayfa Sayısı :440
Basım Yılı : 2012
Yayınevi :Epsilon

Yüz Yaşında Camdan Atlayıp Kaybolan Adam 

Dünyada 2 Milyonun üzerinde satan roman!

Maceralarla geçen uzun bir yaşamın ardından Allan kendini bir huzurevinde bulmuştur ve bu tesisin artık hayattaki son durağı olduğuna inanmaktadır. Tek sorun, sağlığının onu terk etmeyi reddetmesidir. 

Sonunda bir gün 100 yaşına basar. Herkes onu huzurevinin büyük salonundaki kutlamada beklemektedir: Belediye başkanı, basın ve tesisin tüm çalışanları. Fakat Allan bu törene katılmayı istemez. Bir karar verir: 
Camdan atlayacak ve...

Ve Allan ikinci değil bu sefer üçüncü baharında, kendini geçmişindeki maceraları aratmayacak bir serüvenin içinde bulur. Kendinden bir hayli "genç" olan 67 yaşındaki sinsi hırsız Julius, pek çok meslekte neredeyse-uzman olan Benny, yol üstünde sığındıkları evin ağzı bozuk sahibesi orta yaşlı Güzellik ve onun sirk kaçkını olan minik Sonyasıyla (koskoca bir fil) İsveç yollarında büyük bir kaçış başlar. Yanlarında Allanın "tesadüfen" ele geçirdiği içi para dolu bir bavul, peşlerinde de Kova, Cıvata, Patron ve benzerlerinden mürekkep tuhaf bir suç örgütü vardır...

Tabii bir de Allanın o uzun mu uzun geçmişi! 100 yaşındaki adamımız Allan Karlsson; General Franco, Harry Truman, Çan Kay Şek, Stalin gibi dünya liderlerinin bazen dostu olmuş bazen de onların hışmına uğramıştır. 20. yüzyılın o acılı tarihi, Allanın kişiliğinde absürt ve tesadüfi bir hikâyeye dönüşür.

19 Kasım 2013 Salı

MARİO LEVİ - Size Pandispanya Yaptım

Bu romanla ilgili ne diyeceğimi pek bilemiyorum... kitabı almamdaki amaç, okuma serüvenim ve sonunda kendimi bulduğum nokta çok alakasız... bu romanın arka kapak açıklamasına ilk baktığımda çok hoşuma gitmişti... neden bilmem çok akıcı, eğlenceli hatta neşeli bir havası olduğunu düşünmüştüm... sonra yazarın kitabın tanıtımını yaptığı ‘’Perşembe Buluşmaları’’na katıldım ve Mario Levi’nin enerjik anlatımıyla da kitap hakkındaki fikrim pekişti... okumaya başlayınca ise her şey darmadağın oluverdi... ilk yüz sayfada hiç konsantre olamadım, bir türlü konunun içine giremedim zor bela yapılan bir okuma oldu... oysa ki yazarın okuduğum diğer kitabını (Karanlık Çökerken Neredeydiniz) çok sevmiştim... devamı daha kolay okundu ama beklediğimin aksine roman çok ağır işliyor, çok karamsar ve mutsuz bir yanı var... belki ben çok farklı bir beklentiyle başladığım için böyle hissettim ama romanın bir ilerleyememe sorunu var...

Aslında bir aile hikayesi anlatılıyor, iki kızkardeş, onların çocukları, eşleri, torunları, sevgilileri ve dünürlerinden oluşan kalabalık bir aile... herkesin hikayesi de dramı da ayrı... birde yemekler var hikayelere bağlanan... o topluma has özgün yemekler bunlar, tek tek tarifleri veriliyor ve yazar bu konuda çok başarılı... yemeklerin de romanın kahramanları olduğunu özellikle hatırlatır biçimde hikayeye uydurarak ince ince tarifleri veriyor... yemekleri bu şekilde anlatabilmesi inanılmazdı neredeyse şiir gibi... roman böyle ifade edildiğinde çok iyi görünüyor ama okuyup bitirdiğimde sevdim dersem yalan olur...

Diğer yandan kitabın farklı bir üslubu da var hikayeyi birden fazla kişi anlatıyor... o da işleri biraz karıştırıyor ama beni rahatsız eden romanın kasveti ve ağır işlemesi  oldu... hep bulmayı umduğum coşkuyu aradım sanırım... konunun başında hiç konsantre olamadığım için bitirdikten sonra dönüp ilk bölümlerden epeyce bir kısmı yeniden okudum ama hissettiklerimde pek bir değişiklik olmadı... M. Levi söyleşisinde bu roman benim her zamanki romanlarımdan farklı demişti özellikle sayfa sayısı olarak... ilk yazdığımda 500 sayfa kadardı sonra eksilttim dedi.. belki de böyle yapınca kitabın ritmi mi bozuldu nedir?? veya iyi ki öyle yapmış daha uzun olsa nasıl okurduk?? sanırım bunu biz hiç bilemeyeceğiz...

Kitabın en iyi yanı yemek tarifleri... oldukça ilginç yemekler var özellikle et yemeklerini tatlı-ekşi beraber bir tarzda  yapıyorlar, bu benim sevdiğim bir tat değil ama börek ve kurabiye tarifleri çok güzeldi... neredeyse kalkıp yapacaktım o kadar...

Bu yorumu kitaptan bir alıntıyla bitireyim... Şöyle;

‘’Uzun süre suskunluğa gömüldü. Bu yası taşımaya en çok onun ihtiyacı vardı. Geceleri, sık sık bölündüğünü tahmin ettiğim uykularında oraya uçup, kızkardeşiyle birbirlerine yıllar boyu ördükleri duvarı yıkmayı, ablalığını birde böyle yaşamayı istemiş miydi? Geçmişe dair birçok hatıra da bu gecelerden geçmiş miydi? Kim bilir. Ama artık gidemeyeceğini görmüştü galiba. Belki uzatacağı elin istediğince tutulamayacağından korkmuştu. Belki de hayata karşı daha da sertleşmiş olabileceğini düşündüğü kızkardeşini bu haliyle görmek istememişti. İç dünyalarımızın cehennemi bizi anlatamayacağımız öyle çok odaya götürebiliyor ki..’’

Yazar: Mario Levi
Sayfa Sayısı :340
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Doğan Kitap

Mario Levi'nin son romanı Sana Pandispanya Yaptım, İstanbul Bir Masaldı'nın izinde giden akıcı,cazibeli,duygulu bir roman.

Mario Levi bu romanında yeni bir tat yolculuğuna çıkıyor. Bir tarihin izini sürme çabası bu aynı zamanda. Yolculuğun ruhunda 15. yüzyılda İberia'dan Osmanlı topraklarına göç eden atalarının kuşaktan kuşağa aktararak yaşattığı ve bugünlere kadar getirdikleri yemeklerin bıraktıkları ve hatırlattıkları var. Yemeklerin tariflerini de vermekten çekinmiyor yazar. Çünkü bu yemekleri defalarca yapmış, sevdikleriyle paylaşmış. Babaannesinden öğrendiklerinden sonra. Üstelik şimdi yeni yorumlarını da katıyor. Burada da rehberi Osmanlı mutfağının derinlikleri.Ancak bu kitap bir yemek kitabı değil.

Karşımıza çıkan aile albümleri ve bu albümlerin hatırlattıkları. Hikâyeler, anılar ve efsaneler hem hüzünlü hem de mizahi bir üslupla anlatılıyor. Tıpkı hayatın kendisi gibi. Bu kimilerine göre yemekler üzerine bir roman, bir başka deyişle anılarla derinleşen bir yemek romanı, kimilerine göre bir aşk hikâyesi, kimilerine göre de bir dönemin tanıklığı. Doğrusunu söylemek gerekirse de bunların hepsi.

14 Kasım 2013 Perşembe

JAMES S.A. COREY - LEVIATHAN UYANIYOR

ENGİNLİK SERİSİ 1. KİTAP

Süper bir bilim kurgu bu sefer okuduğum kitap, hiç uzatmadan söyleyeyim bu türü seviyorsanız kaçırmayın mutlaka okuyun... gelelim romana; James S.A. Corey takma ismiyle Daniel Abraham ve Ty Franck tarafından yazılmış olup, güneş sisteminin tüm gezegenlerine gidilebildiği ve yaşam alanlarının oluşturulduğu bir geleceği anlatıyor... zaman belirtilmemiş ama epeyce bir yüzyıl geçmiş, Mars’ta, Ay’da ve Asteroit Kuşağında koloniler oluşmuştur... Dünya ve Mars iç gezegen olarak daha hakim konumda olup, Asteroit Kuşağı galaksimizin yaramaz ve isyankar çocuğu olarak görülmektedir... zamanımızda dünyada yaşanan çekişmeler uzaya taşınmış, her an bir savaş çıkma olasılığı vardır...

Uzak bir geleceği anlattığı için neredeyse her şey değişmiş durumda ve konu çoğunlukla asteroit kuşağında ve uzay gemilerinde geçiyor, Dünya'dan ve Mars'tan ise bahsediliyor sadece... asteroitin içi oyularak yaşam alanları oluşturulmuş ve orada yeni bir nesil doğup büyümüştür... oluşturulan yaşam alanlarında yerçekimi daha düşük olduğu için de insanlar daha uzun boylu ve daha zayıf olmuşlardır... bu seferde uzayda dünyalılar, marslılar ve kuşaklılar olmak üzere bir ırk ayrımcılığı oluşmuş durumdadır... ilave olarak tüm insanlığı etkileyecek büyük bir gizemin de çözülmesi gerekmektedir... 

Romanda hem teknolojik gelişmeler, hem kolonilerde yaşamın anlatıldığı bölümler, hemde biyolojik gelişmeler çok anlaşılır ve gözünüzde canlandırabileceğiniz biçimde ifade ediliyordu... kitap bilimsel açıklamalarda boğulmuyordu... bu önemli çünkü detaylar ve mekan tasvirleri gereğinden fazla olunca sıkılabiliyorsunuz... romanın çok sürükleyici bir anlatımı vardı ben neredeyse nefessiz okudum sayılır... ayrıca konu ve karakterlerde çok iyiydi, ilk  defa bir seri kitaba başladığıma sevindim... 

Her ne kadar uzayla ilgili en sevdiğim bilim kurgu kitabı hala ‘’Kim Stanley Robinson’’un ‘’Kızıl Mars’’ı  ise de bu da son zamanlarda okuduğum en iyi bilim kurgulardan biriydi...   


Yazar: James S.A. Corey
Çevirmen: Cihan Karamancı
Sayfa Sayısı :512
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : İthaki

Geleceğe hoşgeldiniz.

"Gelecek… tam da olması gerektiği gibi…" 
The Wall Street Journal

"Gezegenlerarası sürükleyici bir macera."
Publishers Weekly

İnsanlık güneş sistemini Mars'ı, Ay'ı, Asteroit Kuşağı'nı ve de ötesini kolonileştirmiştir. Fakat yıldızlar hâlâ erişilmezdir.

Jim Holden Satürn'ün halkaları ile Kuşak'taki maden istasyonları arasında mekik dokuyan bir buz şilebinin idari subayıdır. O ve mürettebatı Scopuli adındaki terk edilmiş bir gemiye rastladıklarında korkunç bir sırla karşılaşırlar. Bu birileri için uğruna cinayet işlenecek bir sırdır hem de Jim ile mürettebatının hayal bile edemeyecekleri bir ölçekte. Jim gemiyi oraya kimin ve niye bıraktığını bulamazsa güneş sisteminde savaş çıkacaktır.

Dedektif Miller bir kızı aramaktadır milyarlarca kişilik bir sistemdeki tek bir kızı. Fakat kızın ailesinde para boldur ve parayı veren düdüğü çalmaktadır. İpuçları onu Scopuli'ye ve isyancı sempatizanı Holden'a çıkardığında Miller bu kızın tüm olup bitenlerin anahtarı olabileceğini anlar.

Holden ile Miller'ın Dünya hükümeti, Dış Gezegen devrimcileri ve gizli şirketler arasındaki ince bir çizgide yürümeleri gerekmektedir ve şans onlardan yana değildir. Fakat Kuşak'ta farklı kurallar geçerlidir ve küçük bir gemi bile evrenin kaderini değiştirebilir.

10 Kasım 2013 Pazar

ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Venüs

BİR AİLE TARİHÇESİ, BİR YAŞAMÖYKÜSÜ

Bu seferki Şebnem İşigüzel’in son romanı (1973 doğumlu yazarın ''Venüs'' hariç 5'i roman olmak üzere toplam 9 kitabı var) ve benim bu yazardan okuduğum ilk kitap... yazarın çok değişik bir üslubu var, bu romanı mı o şekilde yazmış yoksa tarzı mı öyle bilemiyorum ama benim hoşuma gitti... Nasıl derseniz daldan dala atlayan bir tarz, konunun bir başından, bir sonundan bir ortasından anlatıyor... karakterlerin önce ölümünden bahsediyor mesela, sonra doğumundan... gerçi anlattığı öykü de öyle, zaman zaman uçuk kaçık bir hal alıyor, tarihler karışıyor, ömürler uzuyor (350 yıl kadar), osmanlı sarayından, cumhuriyete bir sürü tarihi şahsiyet arzı endam ediyor sizi de peşine takıp götürüyor...

romanın bir çok bölümünde kahkahalarımı tutamadım o kadar esprili yazılmıştı, içimi acıtan hüzünlendiren bölümleri de vardı... özellikle kadınlar manifestosu müthişti... 1900’lü yıllara dair dileklere bakıldığında, Büyük Atatürk’ün kadınlara tanıdığı haklara rağmen bugün kadınların getirildiği durum düşünüldüğünde bir adım bile ilerleyemediğimiz gün gibi aşikar...

romanın dezavantaj diyeceğim tek yanı çok daldan dala anlatıldığı için merakımı bir türlü bastıramadığım ve bir an önce ne olduğunu anlatmasını istediğim farklı bir konuya dalınca da sinirlendiğim zamanlardı... ama neyse ki çok kısa sürede insanı yeni anlattığı hikayeye de bağlayabiliyordu...

yazar çok hoşuma gitti ben eski kitaplarından  okumaya devam edeceğim (özellikle diğerlerindeki üslupta bu şekilde mi diye merak ediyorum), size de bu romanı öneririm... 

son bir not da kitap kapağına dair; çok güzel bir tasarım olmuş yayınevini kutlamak gerek...

Yazar: Şebnem İşigüzel
Sayfa Sayısı : 240
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : İletişim

"İçimizde toprağın altında saklanan tohumlar gibi hisler, marifetler mevcuttur. Atalarımızdan bize sirayet eden huylar, hastalıklar, renkler ve türlü türlü şeyler gibi. Bazı şeyler kanla geçer. Bazı şeyler hisle. Kanla geçenlerden ziyade hisle geçenler mühimdir. Zira insan kanıyla canıyla değil hisleriyle vardır. Hisleriniz, hissettikleriniz ayakta tutar sizi."

Üzerine II. Abdülhamit'in gölgesi düşmüş, tedirginlikle dalgalanan İstanbul'da karşılıyor bizi Venüs. Önce doğuyla batının tam ortasında, Boğaz suları üzerindeki bir sandalda gözlerini dünyaya açan kahramanımızla tanışıyoruz. Bize 1908'de başlayan yaşamöyküsünü anlatıyor, anlatmalara oyamıyor. Doğumda ölen anne; oğlu değil de kızı oldu diye üzülen baba; aşkı, cinselliği, kendisini, erkekleri çok seven Şekina Hala. Ha bir de Nergis Kadın var ! Ailenin yedi kuşak hizmetkârı. "Bir ailede bir kişinin gördüğünü yedi göbek ötesi görürmüş," diyen kahramanlarımızın izinde, köle avcılarının kol gezdiği Mısır'dan 1589 yılının büyülü İstanbul'una ve esrarlı saray hayatına duman gibi süzülüyoruz. Tatlı, muzip ama bir o kadar da hüzünlü ve kederli kahramanımızın ağzından, bir ailenin en mahrem sırlarına, eğlencelerine, kederlerine ve hayal kırıklıklarına tanık oluyoruz. Aşk, evlilik, aile hayatı, cinnet halleri, kadınlık, annelik, arzular, insanın ta kendisi... Kahramanların kendi kafalarına göre çalıp oynadıkları, coşku dolu, müzikal bir roman bu. Kulağınızın dibinde gül lokumu kokulu, ılık bir nefes anlattıkça anlatıyor... Şebnem İşigüzel en şeker şurup, en iyimser romanını kaleme alarak okurunu yine şaşırtıyor. 

6 Kasım 2013 Çarşamba

UMUT DAĞISTAN - Boşluğun Sesi

Bu romanın hem ismi hemde tanıtımı oldukça ilgimi çekmişti, yazarı tanımıyordum ama denemeye karar verdim... U. Dağıstan 1978 doğumlu bir iktisatçı, bir süre bankacılık yapmış sonra tümüyle yazarlığa yönelmiş olup, bu ikinci romanıdır...

Bu roman hem kadın erkek ilişkileri üzerine önermelerden, hemde bir ailenin üç kuşağındaki erkeklerin hayatından oluşuyor...ateist çapkın bir dede, dinci bir baba, aşık bir amca, dedesine çekmiş, babasından ürken, amcası gibi olmaya çalışan bir oğul...arada ülkenin o günkü siyasal durumuna da kısa hatırlatmalar yapılıyor... ana karakter Bilal tüm roman boyunca geçmişiyle bugünüyle ailesiyle kendini sorguluyor... hikaye çok sıradan dolayısıyla anlatımda veya dilde bir fevkaladelik bekliyorsunuz ama maalesef yok... hayata ve ölüme dair çok büyük fikirlere ulaşmaya çabalayan, önemli konulardan bahseden, kadın-erkek davranışlarını çözümlemeye çalışan, tüm bunlar için başlangıç cümlelerini yazan ama devamını getir(e)meyen bir yanı var romanın... bitirdikten sonra ee yani ne oldu şimdi?? diye öylece kalıveriyorsunuz...

Birde bu kitabı bir erkeğin yazdığı çok belli oluyordu (neredeyse romanın bir cinsiyeti var gibi), bu ilk cümlelerinden itibaren hissediliyordu... genel olarak bir kitap okurken yazarı fark etmek hiç hoşuma gitmez... yeni ve genç bir yazar diye epeyce umutlanmıştım ama vasat bir roman olduğunu düşünüyorum...

Yazar: Umut Dağıstan
Sayfa Sayısı :176
Basım Yılı : 2012
Yayınevi : Ayrıntı

Yazdıklarına ne Allah'ın adıyla başlayacaktı ne de göklerin ve yerin yaradılışıyla. Hatırlanabilen en eski başlangıç, kadının ve erkeğin birbirini gördüğü andı. Birbirini gören, birbirini isteyen iki çift göz. Gerisi boşluktu.

Bilal Kaya her günün yeni bir başlangıç demek olduğunu biliyordu ama bilmediği her yeni başlangıcın yeni bir sonu hak ettiğiydi. Yapacağı kaçamağa kendini hazırlarken hem geçmişiyle; kendi kutsal kitabını yazan dedesiyle, savaşmaya giderken aşkı bulan amcasıyla, imanıyla uçkuru arasında salınan babasıyla ve anlatılan aile hikâyeleriyle hem de bugünüyle hesaplaşacaktır...

Umut Dağıstan ikinci romanı Boşluğun Sesi'nde sonu trajediyle biten bir çapkınlık macerası anlatıyor okura. Bunu, kadın ile erkek, aşk ile aldatma, yaşlılık ile gençlik, yaşam ile ölüm, yazı ile hayat arasındaki mesafenin sanılandan daha kısa olduğunu, her türlü olayın belki de sadece zihinde yaşandığını hissettiren incelikli bir üslupla başarıyor.

Eğlenceli, hüzünlü ve ritim duygusunu hiç kaybetmeyen bu bir günlük hikâyenin arka planında ise Cumhuriyet tarihinin ve bu tarihsel süreçte taşralı bir ailenin çok canlı bir tablosu çiziliyor.