14 Kasım 2017 Salı

MİHAİL BULGAKOV - GENÇ BİR DOKTORUN ANILARI

Bu kitabı aldıktan kısa süre sonra bir dizisi olduğunu ve benim bir bölümünü izleyip hiç sevmediğimi (Harry Potter'i de canlandıran oyuncu bu dizide hiç olmamıştı) fark ettim... hal böyle olunca kitap öylece kaldı okumaya da hiç niyetim yoktu... bu sefer yeni aldığım kitapları yerleştirirken gördüm ve acaba nasıldır ki diye düşünüp bir kaç sayfa okuyayım bari dedim... VEEE nasıl güzel bir kitapmış anlatamam, bayıldım bayıldım... üstelik birbirini takip eden 9 öyküden oluşuyor, elimden bırakamadan okudum iki gece de bitti...

Mihail Bulgakov'da bir hekim ve bu kitap, muhtemelen kendi anılarından yola çıkarak yazdığı öykülerin (1925-1927 yılları arasında çeşitli dergilerde tefrika edilmiş) bir araya getirilmiş halinden oluşuyor... tıp fakültesini dereceyle bitirmiş bir doktorun ücra bir yerdeki hastahaneye atanıp, tüm tecrübesizliğiyle her türlü hastalık, cerrahi operasyonlar ve doğum gibi akla gelebilecek vak'a ile uğraşmasını anlatıyor... ben çok sevdim size de şiddetle öneririm... 

Not: Çeviri de çok iyiydi onu da yazmadan geçemeyeceğim...

Yazar: Mihail Bulgakov
Çevirmen: Tuğba Bolat
Sayfa Sayısı: 157
Basım Yılı: 2016 (3. Baskı)
Yayınevi: T. İş Bankası

Devrim zamanı Rusya… Karakışı aratmayacak kadar soğuk, kasvetli bir eylül günü, tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktor, şehirde çoktan unutulmuş geleneklerin ve boş inançların hüküm sürdüğü uzak bir kasabaya gelir. Devrim, büyük şehirlerin merkezlerinde hayatı ve zihniyetleri altüst ederken, bu genç doktor ülkenin ücra bir bölgesinde kadercilikle ve batıl inançlarla zorlu bir mücadeleye girişir. Zor bir doğum, hassas bir cerrahi müdahale, uzaktaki bir hastaya ulaşabilmek için şiddetli bir kar fırtınasına rağmen göze alınan bir yolculuk, ağrılarını dindirmeye çalışırken morfinman olan bir meslektaş… Genç doktorun gündelik hayatında karşılaştığı bütün zorlu sınavlar, Bulgakov'un elinde olağanüstü güçlü bir anlatımla, dram sınırlarında gezinen bir dokunaklılıkta öykülere dönüşür.


Mihail Afanasyeviç Bulgakov (1891-1940): Mizah yeteneği ve keskin yergileriyle tanınan Sovyet yazar Kiev’de dünyaya geldi. Kiev Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1915’te mezun oldu. İç savaş sırasında bir grup Beyaz Ordu subayının başından geçenleri anlatan ve 1925’te tefrika olarak yayımlanan Beyaz Muhafız adlı romanı, resmi çevrelerden büyük tepki gördü. Bulgakov bu romanını Turbin Günleri adıyla oyunlaştırdı. 1926’da sahnelenen oyun çok geçmeden yasaklandı. 1925’te ayrıca yergili fantezilerin yer aldığı Şeytanlıklar adlı yapıtıyla, Köpek Kalbi adlı yergiyi yayımladı. Sovyet yaşam tarzına yönelik sert eleştirilerin yetkililerin kabul edemeyeceği bir noktaya varmasıyla, 1930’a doğru yapıtlarının yayımlanması fiilen yasaklandı. Ölümüne dek edebiyat çevrelerince dışlanmasına karşın, başyapıt niteliğinde ürünler verdi. Moskova Sanat Tiyatrosu’nun perde arkasını acımasızca yeren Bir Ölünün Notları: Teatral Bir Roman (1969) ile Gogol tarzı bir fantezi olan Usta ile Margarita (1968-69) bu başyapıtlar arasındadır. Bulgakov’un yapıtları SSCB’de ancak 1962’den sonra yayımlanabilmiştir. 
 

11 Kasım 2017 Cumartesi

MİNE G. KIRIKKANAT - PARİS

Bu kitap M. Kırıkkanat'ın çeşitli tarihlerde yazdığı kırkbeş makaleden oluşuyor, ben hatırat olarak etiketledim, kitabın üzerinde yolculuklar/izlenimler yazıyor ama bu yazılar, kültür-sanat, siyasi, gezi, anı şeklinde de sınıflandırılabilir... Paris'in şehir olarak anlatımının yanısıra, yazarlar, şairler, film yıldızları, politikacılar gibi tarihe iz bırakmış bir çok kişiden bahsediyor, sık sık İstanbul ile karşılaştırma yapıyor ve keyifle sizi peşiden sürüklüyor...

Mine Kırıkkanat'ın muhteşem anlatımıyla çok sevdiğim bir kitap oldu, size de hararetle öneririm...

Yazar: Mine G. Kırıkkanat
Sayfa Sayısı: 180
Basım Yılı: 2017 (3. Baskı)
Yayınevi: Kırmızı Kedi

“Büyük kentler insan gibidir. Mangal gibi yürek ister onları sevmek için. İğrençlik ve güzellikleri, cücelik ve yücelikleriyle kucaklamak gerekir. Sabahları Paris’te uyanmak heyecan vericidir. Gözünüzün kucaklamaya yetmediği koca kent, dev bir dizelin muhteşem temposuyla homurdanmaktadır. Gece düşen nabız, sabah beşe doğru güçlenir. Yattığınız yerde kıpırtısız, gözlerinizi sıkı sıkı yumup dışarıda olan biteni dinlersiniz: Binlerce metrosu, treni, arabası, otobüsü ve “Seine” üzerinde hizmete giren hızlı nehir otobüsleriyle, kentin kan dolaşımı çoktan başlamıştır.”

Mine G. Kırıkkanat dünyanın en romantik kentini, Paris’i anlatıyor. Kafelerinden kiliselerine, tarihinden siyasi geçmişine, şehre dair ne varsa paylaşıyor. Yaşadıklarını ve gördüklerini keyifli bir dille, Paris’in havasını taşıyan kalemiyle kağıda döküyor.

9 Kasım 2017 Perşembe

NERMİN YILDIRIM - DOKUNMADAN


Yukarıda Tüyap Kitap fuarından aldığım kitapları görüyorsunuz, diğerlerinde de aklım kaldı ama ancak bu kadarını taşıyabildim:))

Gelelim Dokunmadan'a; Nermin Yıldırım'ı seviyorum (bu okuduğum 3. kitabı) ama bu roman için ne söyleyeceğimi pek bilemiyorum... İlk 100 sayfa iyiydi (hatta beşik kertmesi muhabbeti mükemmeldi), nasıl ki hikaye Memleketimin Hallerine evrildi, bütün ilgimi kaybettim... akıcı bir kitaptı o yüzden sonuna kadar okumak zor olmadı ama keşke yazar sadece Adalet'in hikayesini anlatsaydı, ülkede yaşananları konu edeceğim diye şehirden şehire dolaştırıp romanı gereksiz uzatmasaydı sevebilirdim... maalesef bu da bana uymayan kitaplar arasına girdi...

Yazar: Nermin Yıldırım
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2017 (6. Baskı)
Yayınevi: Hep Kitap

Adalet, yirmi dokuz yaşında genç bir kadın. Hayata ve insanlara dokunmadan, ne mutlu ne mutsuz, öylesine yaşayıp gitmektedir. Ta ki doktoru, ölümcül bir hastalığa yakalandığını söyleyene dek... Hastalığı için kendini suçlayan Adalet, hayatını didik didik ederek, ilk günahını, masumiyetini kaybettiği ilk gerçek suçunu bulmaya çabalar. Bu uğurda çıktığı yolda kendiyle de, içinde yaşadığı ülkeyle de yeniden tanışacaktır. Dokunmadan, kahramanın hayatı sorguladığı, değişimi yaşadığı ve belki de aşka rastladığı sürükleyici bir yolculuğa davet ediyor okuru.

5 Kasım 2017 Pazar

NATSUKI IKEZAWA - Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız

Yine bir Japon yazarla devam ediyorum daha önceden tanımadığım ama ülkesinin önde gelen yazarlarındanmış, özgeçmişi şöyle; (Gerçek adı Natsuki Fukunaga) 1945’te Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido Adası’nda dünyaya geldi. Babası ünlü romancı, şair, çevirmen, Fransız edebiyatı araştırmacısı Takehiko Fukunaga; annesi ise şair Akiko Harajō’dur. Anne ve babasının boşanmalarından sonra, annesiyle 1950’de Tokyo’ya yerleşti. Çocuk yaşta bu “göç”le başlayan “göçmen” yaşam tarzı Yunanistan, Fransa, Okinawa Adası gibi farklı yerlerdeki ikametleri ve dünyanın çeşitli yerlerine seyahatleriyle sürdü; yazarın hiçbir zaman yerleşik, sabit bir hayatı olmadı.
Natsuki 1968’de üniversitedeki fizik eğitimini yarıda bırakarak çevirmenliğe yöneldi. Kurt Vonnegut, Jack Kerouac, Gerald Durrell, Richard Brautigan, James Herriot, John Updike, Antoine de Saint-Exupéry ve E. M. Forster gibi yazarların birçok eserini Japoncaya çevirdi. Çeviriyle başladığı yazı hayatını öykü ve roman yazarlığıyla kaynaştırarak sürdürdü. İlk öykü kitabı olan (Durgun Hayatlar, 1987) kimlik meselesini işledi. Güney Pasifik Denizi’ndeki küçük bir ada ülkesinde, II. Dünya Savaşı’nda ölen silah arkadaşlarını anmaya gelen Japonları taşıyan otobüsün kayıplara karışmasıyla, ülkenin Cumhurbaşkanı Matías Guili’nin başına gelenleri anlatan (Matías Guili’nin Düşüşü, 1993) adlı romanı postkolonyal, büyülü gerçekçi roman türünün Japonya’daki başarılı bir örneği.
Eserleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Portekizce gibi birçok dile çevrilen Natsuki günümüz Japon edebiyatının en revaçta, en çok ödül alan ve de en aykırı yazarlarından biridir.

Bu romanı, kitap fuarlarından birinde ismi ve arka kapak yazısı ilgimi çektiği için almıştım... Japon yazarları seviyorum ilk kez okuduğum Ikezawa'dan da çok memnun kaldım... konu, Kaoru (kızkardeş) ve Tetsurö (ağabey) ağzından dönüşümlü olarak anlatılıyor ama Kaoru'nun bölümleri 1. tekil şahısla yazılmış, Tetsurö'nun bölümleri ise 2. tekil şahısla... ve ben pek rastlanmayan bu 2. tekil şahısla yazma durumunu çok sevdim... aynı şekilde ağabeyini hapisten kurtarmak için Bali adasına giden Kaoru daha çok o ülkeyi ve ağabeyinin davasını/mahkeme sürecini anlatıyor, Tetsurö ise çocukluğundan başlayarak tüm hayatını, eroin bağımlılığını, yaşadığı yerleri, resim sanatını, bütün iç hesaplaşmaları, ülkelerin ve insanların bakış açılarını anlatıyor... arada Tanrı(lar)dan, ülkelerin tarihlerinden, savaşlardan da bahsediliyor...

Arka kapak açıklamasını okuduğumda daha ağır bir kitap beklemiştim, Japon yazarların üslubu zaten değişik oluyor o yüzden zor okunacağını düşünmüştüm ama öyle olmadı... Ikezawa, okuduğum diğer Japon yazarların aksine başı sonu belli, kolay anlaşılır bir tarzda yazmıştı, çok akıcıydı ve süper bir hızla okunuyordu... iç hesaplaşma bölümleri Doğu/Batı karşılaştırmaları, tarihi kısımlar hikaye içine iyi yerleştirilmişti yorulmadan sıkılmadan okuyorsunuz...

Uyuşturucu bağımlılığının ne menem bir şey olduğu çok detaylı anlatılıyordu (ki ben bu konudan rahatsız olurum) ve çok başarılıydı, özellikle bu durum için okunsun isterim... aşağıdaki arka kapak açıklamasında bahsedilen Dostoyevski, Camus benzetmelerini ben pek göremesem de romanı çok sevdim elimden bırakamadan okudum size de öneririm...

Yazar: Natsuki Ikezawa
Çevirmen: Devrim Çetin Güven
Sayfa Sayısı: 400
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Ayrıntı

Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız, 1980'lerin başında, Paris'te çevirmen ve koordinatör olarak çalışan Kaoru adlı genç kızın, Endonezya'daki Bali Adası'nda, uydurma suçlamalarla uyuşturucu kaçakçılığından tutuklanan ve idamla yargılanan ressam ağabeyi Tetsuro'yu kurtarma çabalarını anlatır. Roman, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza (1866), Franz Kafka'nın Dava (1925) ve Albert Camus'nün Yabancı (1942) eserlerinde olduğu gibi içsel ve dışsal mahkemelerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir kurguya dayanır. Tetsuro'nun yargılandığı mahkeme sürecine koşut olarak ilerleyen diğer iki "içsel mahkeme"de Tetsuro ve Kaoru kendi geçmişleri, sanat anlayışları ve dünya görüşleriyle keskin bir hesaplaşmaya girişirler.

Birçok Batı dilini bilen, ağabeyinin aksine "Üçüncü Dünya"yı sevmeyen, ne var ki, özellikle mesleğinden ötürü, Filistin gibi dünya siyasetinin odağındaki "Doğu" ülkelerine sık sık gitmek zorunda kalan Kaoru "Batıcı" bir karakter olarak karşımıza çıkar. Diğer yandan, Batı ülkelerini sevmeyen, her yılın altı ayını resim yapmak için gittiği, çoğu eski Japon sömürgesi Güneydoğu Asya ülkelerinde geçiren Tetsuro ise "Şarkiyatçı" bir karakterdir. İkezawa bu iki anlatıcının içsel ve birbirleriyle olan diyalogları aracılığıyla "emperyal siyaset", "medeniyet", "modernite" ve "ulusal kimlik" gibi kategorileri sorgular.

Gerek yaşam tarzı gerekse eserleriyle son yılların en özgün ve üretken yazarlarından olan İkezawa Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız'da felsefi dinamizmle sürükleyiciliği başarıyla kaynaştırmakta. Yazar her karaktere kendi mizaçlarına özgü "ses"ler atfederek metne zenginlik ve derinlik katıyor. Bu "ses"ler aracılığıyla Doğu'yla Batı'nın bakış açılarındaki farklılıkları, uyuşmazlıkları, çatışmaları ve örtüşmeleri fevkalade kozmopolit bir atmosfer içinde betimliyor. İkezawa'nın romanı okurunu 21. yüzyıl Japon edebiyatının cazibelerini deneyimlemeye çağırıyor...

30 Ekim 2017 Pazartesi

HARUKİ MURAKAMİ - KADINSIZ ERKEKLER

Bu ayı iki kitapla tamamlayacağımı düşünmüştüm ama eski ve sevgili dostum Murakami'nin ne kadar muhteşem olduğunu unutmuşum... Kadınsız Erkekler kitabını çıkar çıkmaz almış, öykü olduğu için de bir türlü elim gitmemişti... açıkçası sevmeyeceğimi, keyifle okuyamayacağımı düşünüyordum... ne büyük bir yanılgı!! bayıldım resmen... eski romanlarının tadını aldım, elimden bırakamadan okudum, en sevdiklerimden biri oldu...

Ayrıca bana sanki roman okuyormuşum gibi de geldi, kitapta yedi öykü var ama hepsi aynı tema ile yazılmış, bütünlüklü bir yapısı vardı veya ben öyle hissettim, ara vermeden merakla peşi sıra okudum... 

Yalnız, pek sosyal olmayan ama hisleri güçlü erkekler, aldatan kadınlar, kadınları çözmeye/anlamlandırmaya çalışan erkekler şeklinde bir döngüsü olan öykülerdi, sanki yazar bir serzenişte bulunuyor gibi geldi, özellikle Kino öyküsünü çok sevdim, Aşık Samsa çok sevimliydi (Kafka'ya hoş bir selam olmuş) velhasıl kitabı çok beğendim, herkese hararetle öneririm... 

Yazar: Haruki Murakami
Çevirmen: Ali Volkan Erdemir
Sayfa Sayısı: 224
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Doğan Kitap

“Bir kadını yitirmek, tüm kadınları yitirmek demek…”
Doğan Kitap tarafından 2016 yılında yayımlanan Haruki Murakami’nin Kadınsız Erkekler adlı eseri, özlem, ihanet, ölüm, terk ediliş, vaz geçiş nedeniyle yalnız kalan birkaç erkeğin öyküsünün anlatıldığı bir hikaye derlemesidir.

“Bir gün sen de kadınsız erkeklerden olacaksın. O gün en ufak bir uyarı, küçücük bir ipucu vermeden; önsezi olarak hissettirmeden ya da içine doğmadan; kapını çalmadan, hiç beklemediğin bir anda seni bulacak. Bir köşeyi döndüğünde, aslında çoktan oraya varmış olduğunu anlayacaksın. Geriye dönmek mümkün olmayacak. O köşeyi bir kez dönünce, orası artık senin için mümkün olan tek dünya olacak. O dünyada sen kadınsız erkeklerden biri olarak anılacaksın. Hep bu soğuk çoğul eki ile... "  
Haruki Murakami – Kadınsız Erkekler adlı eserinden bir alıntı.